Genel – Prof. Dr. Hacı Duran https://haciduran.com Olayların Sosyolojisi Sat, 06 Sep 2025 12:05:20 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=7.1.3 https://haciduran.com/wp-content/uploads/2016/07/cropped-image-9-scaled-1-32x32.jpeg Genel – Prof. Dr. Hacı Duran https://haciduran.com 32 32 Ağrı Dağı’nda Hayat https://haciduran.com/agri-daginda-hayat/ Fri, 22 Aug 2025 11:36:06 +0000 https://haciduran.com/?p=1736 Read More »]]>
Doğubeyazıt, 1930’dan önce Güneybatı Ağrı Dağı havzasının ilk çağlardan beri en önemli idari ticari ve sanat merkezidir. Eski adıyla Bayazıt olarak kayıtlara geçen bu şehir günümüzde yıkılmış bir viranlık alandır. Bu kentten geriye, İshak Paşa sarayı, bir cami ve bir de Ahmedi Hane ve Arvasilerin kabirleri için yapılan anıt mezarlar bulunuyor.
Bugünkü Doğu Beyazıt kenti, tarihi kentin 8 km batısında dağlardan dökülen aliviyonlar üstüne kurulmuş düzensiz ve sanat değeri olmayan depreme dayanıksız bir kent. Eski kent, dağ yamacına kurulmuş. Bir Roma tiyatrosu gibi batı ufkunda yer alan ovayı seyredermiş.
İshak Paşa sarayı bu kentin , 17 ve 18 yüzyılda yapılmış en önemli mimari eseridir. Fotoğraflarda saray tek başına dağda kurulmuş bir yapı gibi duruyor. Halbuki bu saray;  şehri, kalesi, hamamları, çeşmeleri, yolları, köprüleri, idari binaları, çarşıları, atölyeleri, esnaf tezgahları, ahalisi ve vatandaşları dağılmış çökmüş, yıkılmış bir dönemin tanığıdır.
Ağrı dağına tırmanmadan önce bu eski kentin üst harabelerine 2100’rakıma kadar bir tırmanış yaptım. Ünlü şair Ahmed-i Khani’nin mezarında şöyle bir şiir yazdım:


Ahmed-i Haninin Gülü


Geldim gördüm şeyhim
Sarp kayalık şehrini
Ne bir talip gördüm
Ne de bir matlu

Bakındım durdum

Orada burada, kaya inlerinde

Ne bir zikir gördüm 

Ne de bir zakir 

Aradım gülünü
Gül bahçelerinde
Ne bir pınar gördüm
Ne de bahçıvan


Kalmamış geriye senin şehrinden
Ne bir sokak ne bir çarşı ne pazar
Her şey söylediğin gibi toz duman
Fena fil alem olmuş bütün mekan
Virane kent Bayazıt’tan selamlar



Efsanelere Sığmayan Dağ


Ağrı dağına tırmanışı dört aşamada üç günde tamamlandım elhamdülillah. Bu süre içinde yaklaşık olarak toplam 23km yol yaptım. 3 km yüksekliğe çıktım. Normalde bir kişi bir günde 30-40 km yol yapar. Ancak yükselen yamaçlarda, bu böyle olmuyor. Yükseldikçe daha yavaş ve daha küçük adımlarla yürümek zorunda kalıyorsununuz. Bir müddet sonra uzay filmlerindeki gibi çok yavaş hareket ederek tırmanmaya başlıyorsunuz. Normalde bir saatte alacağınız yolu beş saatte alabiliyorsunuz. Toplam üç gün ve iki gecede yürüyüş tamamlandı. Üçüncü gün zirve tırmanışı başlıyor. Kamptan zirve buzuluna 8 km yürüdük. Son yürüşe gece saat birde başladık. Gün doğumunda dağın zirvesine ulaştık.
Dağ ziyaretçilerini her zaman cömert karşılamaz. Yükse fırtınalar belli bir aşamadan sonra tırmanmaya müsaade etmiyor. Zirvedeki Fırtına’nın sesini uzay filmlerindeki korkutucu sesler gibi duyuyorsunuz. Hava aydınlık, gökyüzü ve zirve berrak ama korkunç bir ses eşliğinde gece başlayacak tırmanışı düşüyorsunuz.
Yani Ağrı Dağının Zirvesini Aydınlık Delik gibi hayal ettim. Korkunç bir ses, gürültü ama o sesi çıkaran bir fail yok. Sanırım Ağrı Dağı Efsaneleri de tamda bu gizemli durumdan uydurulmuş.
Nuh tufanı, Yedi renkli yılan, Ejderha vb bir dizi klasik efsanesi olan bir dağdır. Modern Türkiye’de Yaşar Kemal sosyolojik ilişkileri efsaneleştirdi. Bu efsaneye de Ağrı Dağı Efsanesi ismini koydu. Kurgu film yapıldı. Filmi izleyen ve romanı okuyan veya romana ilgi duyan birçok kimse uzaktan bakınca dünyamızın önemli jeolojik direklerinden olan bu muhteşem dağı filmin ürettiği bir gerçeklik sanıyor. Bundan dolayı ben Ağrı dağına tırmanacağım dediğimde herkes bana Yaşar Kemal’in uydurduğu bu romanı ve filmi hatırlattı. Önce onları okumamı istedi.
Ağrı Dağı tırmanışı çok tezat durumların birlikte yaşanabildiğini insana net bir biçimde hissettiriyor.
Sıcak çöl havasından milyonlarca yıldan kalma bir buz çağına toplam 4200 metrelik bir yükseklik ile ulaşıyorsunuz.
Bundan bir ay önce Fas’ta bulunan Atlas Dağlarına gitmiştim. Amerikan Film Endüstrisi uzay filmleri için Atlas dağlarını sahne olarak kullanıyormuş. Ağrı dağı ve bu dağın havzasını Atlas dağları sahnesi ile karşılaştırdım. Ağrı dağı hem yeraltı buzul akıntısı hem zirve fırtına gürültülüsü ve tamamen canlısız karataş yüzey şekilleri ile korkunç bir duygu veriyor. Bu korkunç durumdan yeşeren hayatı çok net hissediyorsunuz
Ağrı Dağından Selamlar

]]>
Necef’te Bir Gece https://haciduran.com/1164-2/ https://haciduran.com/1164-2/#comments Thu, 09 Mar 2017 07:55:05 +0000 http://www.haciduran.com/?p=1164 Read More »]]> Necef Irak’ın dördüncü büyük kentidir. Doğu İslam medeniyetinin kurucu örnek kentlerinin başında bulunan Kufe’nin asrımızdaki kentidir. Günümüzde birçok dini eğitim kurumunu yaşatmakla bu özelliğini kısmen de olsa sürdürüyor. Şii mezhebinin en önemli dini otoriteleri ve makamları burada bulunuyor. Çok sayıda Ayetullah ve dini otorite burada faaliyetlerine devam etmektedir. Şii alimler çoğunlukla Necef’i İran’ın Kum kentinden daha üstün bir kutsal mekan olarak görürler. Buradaki dini mercilerin fetvaları daha bağlayıcı olarak görülür.

Kufe Üniversitesine bağlı olarak kurulan, “Merkezu’d-Dirasati’t-Tahassusiye” adlı kuruluşun yetkilileri bizi Kufe Üniversitesinin daruziyafe adlı ikametgahında misafir ettiler. Merkez adına hem bir medreseli hem bir üniversiteli olan Dr. Halid Yunus Numani, hava alanından otele kadar, Kufe’nin kutsal türbelerini, Osmanlılar’ın bu türbelere verdikleri emekleri anlattı. Türkiye ile daha çok ilmi, iktisadi ve kültürel işbirliği yapmak istediklerini söyledi.

Hz. Zehra’nın Lokması

İlk ziyaretim Necef’te Hz. Fatma’nın vefatı münasebetiyle evlerde düzenlenen davetlerden birisine katılmak oldu. Hz. Fatma’nın vefatı anısına şehirde hali vakti iyi olan hayır ehli aileler, evlerinin bahçesinde herkese açık sofralar düzenliyor. Bu sofralar Türkiye’de müteveffa yakınlarımız hatırasına ailelerin yaptıkları tatlı ve yemek ikramlarına benziyor. Hz. Fatıma’yı Zehra bütün müminlerin annelerinden birisidir. Bundan dolayı Onun anısına düzenlenen lokma törenleri sürekli tekrarlanıyor.

O kadar çok ikram düzenleniyor ki, şehrin meskun mahallerinin sokaklarını yemek kokuları sarıyor. Çok sayıda yoksul ailenin olduğu kentte bugün birçok aile gıda ihtiyacını bu sofralarda karşılıyormuş. İzarlarına sarılmış kadınlar, erkekler ve çocuklar sokaklarda kocaman yemek tepsilerini taşıyarak sağa sola koşturuyor.
Yemek ikramı yapılan evlerden birisine konuk oldum. Kapılar herkese açık. Gelen herkese kıyma dedikleri bir yemek ikram ediyorlar. Kıyma; kıyılmış et, mercimek, nohut unu ve birçok baharatın karışımından meydana gelen et ve pirinçten ibaret bir yemektir. Büyük bakır kazanlarda kaynatılan pilavlar, kazanın başına oturmuş tıknaz adamlar tarafından avuçlanarak metal servis tabaklarına tıka basa dolduruluyor. Bulamaç kıvamına getirilen ve koyu kahverengi bir görünümü olan kıyılmış et, nohut unu ve çeşitli baharatlardan mürekkep yemek ise bir kepçe ile pilavın üstüne aktarılıyor. Yemek servisi yapanlar izdihamda zor hareket ediyorlar. Evin ve bahçenin her tarafına rastgele bir şekilde dağılmış olan bu insanlar, yemek tabaklarını servisçilerden alıyorlar. Kimi parmak uçları, kimi avuçları kimi de kaşıkla bu kalabalık ortamda yemeğini yemekte. Yemek esnasında birbirlerine teşekkür ediyorlar, selamlaşıyorlar.

Bu yemeklere katılmak bir çeşit bayramlaşma işlevi görüyormuş. Davetin sahibi Müslim Humeyyid Abu Akil, yemeklerin dağıtıldığı mekanın köşelerinde bir sandalyede oturuyor. Gelen misafirleri selamlıyor. İnsanların yemek götürmesinden ve yemesinden zevk alırcasına mutlu ve huzurlu bir şekilde oturmuş vaziyette manzarayı izliyor. Arada bir misafirleriyle ilgilenmesi için teşrifatçılara, çocuklarına ve torunlarına emirler veriyor.

Virane Necef’in Yaşam Savaşı

İkinci ziyareti ise, Ayetullah Beşir Necefi’ye yaptık. Eski Necef’in daracık, karmaşık, orijinal yapıları bozulmuş sokaklarının birisinin başında oturuyor. Eski Necef aslında olmayan bir kent. Eskiye ait binalar viraneye dönüşmüş olmakla birlikte, yeni bir ikametgahın arabesk biçimlerini canlanmıyor. Eski Necef sadece konum veya muhtemel coğrafik bir alan olarak mevcuttur. Çünkü eskiye ait özgün ne bir cami? ne bir türbe? ne bir ev? ne de bir sokak var.

Burda mimari dokular sürekli yıkılıyor. Yeni malzeme ile konumun müsaade ettiği biçimiyle eklemeler yapılarak tekrar inşa ediliyor. Eskiden Necef, surları olan nizami bir kent imiş. Duyduğum kadarıyla 1930’lu yıllardan itibaren surlar tahrip edilmeye başlanmış. Şimdi onlardan çok az bir iz kalmış. Eski Necef dediğimiz alan ile yeni Necef’i birbirinden ayıran şey, çoğrafik konum ve eski Necef’in daha pejmürde ve salaş bir mekana dönüşmüş biçimleridir.

Necef’in bu bölgesi; eskiyle yeninin bozulmuş biçimlerinden meydana gelen karmaşık, düzensiz bir arabesk manzara sunmaktadır. Çöl tozları, yarısı yıkık durumda olan evlerin tuğlalarından sökülen parçalar topraklaşmış biçimleriyle burada birbirine karışıyor. Bu karışım beslenme ve benzeri tüketim malzemesi atıklarıyla birleşince karmaşık bir kirli manzara ile yüzleşiyorsunuz.

Genelde bir iki katlı evler, bu evlerin üst katlarını tek mekana dönüştüren kaba malzemeden yapılmış odalardan mürekkep bir yerleşim alanıdır bu bölge. Telefon ve elektrik kabloları, bozulmuş mimari dokunun üstüne atılmış elektronik malzeme yığını gibi bir görüntü vermektedir. Sokaklarda çöpler, kirli sular birbirine karışmış vaziyette duruyor. Çocuklar bu kirli ve izbe görünümlü alanları oyunlarıyla şenlendiriyor. Mahalle sakinleri sokaklarda birbirlerine bağırarak konuşuyorlar, dertleşiyorlar.

Rehberimizin aktardığına göre, bu evlerde çok sayıda şeyh, medrese tarzı bir dini eğitim veriyormuş. Yer yer ilahi sesleri, Kura’nı kerim tilaveti, sert ve haşin üsluplu vaazlar ve marş sesleri sokak gürültülerine karışmaktadır. Kura’nı kerimden duyduğum ayetler, mekanın ve karmaşık kasvetli sosyal ortamın ilginç ve korkutucu havasını değiştirmekte, manevi bir umuda dönüştürmektedir.

Ayetullah Beşir Necefi’nin Dergahı’nda Ateizm Tartışmaları

Bu sokaklara girmek için ciddi bir kontrolden geçmek zorunda kaldık. Kontrol genel bir teamül mü? Yoksa Ayetullah Necefi’nin dergahının güvenliği için mi yapılıyor? Kendi güvenliğimi düşünerek sormadım. Ama Necefi’nin mekanına girerken içerde iki kere daha kabaca kontrol edildik. Özellikle fotoğraf çekmenin yasak olduğu tembih edildi.

Necefi bize söylenene göre Irak’ta bulunan dört büyük Ayetullah’tan biriymiş. Necefi Irak’ta önemli bir dini otorite olmakla birlikte oldukça mütevazi, kısmen yıkık bir dergahta ikamet ediyor. Başımızı eğerek iki kapıdan geçtikten sonra oturduğu ve vaazlarını verdiği odaya girdik. Oda’nın tabanında yıllanmış bir halıfleks seriliydi. Halıfleksin üstünde eskimiş bir minder üzerinde oturuyordu. Yan tarafında vaazları sokağa ulaştıran bir mikrofon duruyordu. Hasta olduğunu, doktorların kendisine müsafaha yapmayı yasakladığını, söyledi. Bu özründen dolayı üzgün olduğunu belirtti. Aslen Pakistanlıymış. Üniversiteden ve medreseden gelen birçok ziyaretçisini daracık ve salaş mekanda karşıladı. Odanın hiçbir penceresi yoktu.

Konuşmasına Bakara suresinin 151. ayetini okuyarak başladı. Bu ayeti kerimeyi açıklarken, Müslümanların önce nefislerini arındırmalarını ve temizlemelerini sonra bilim öğrenmeleri ve öğretmeleri gerektiğini örneklerle anlattı. İslam tasavvuf geleneğinden örnekler vererek, nefis tezkiyesinin önemini açıkladı. Müslümanların nefis terbiyesine dikkat etmeden ilim öğrendiğini, bunun da fayda getirmediğini söyledi, medrese ve üniversite eğitimindeki yetersizliklere vurgu yaptı.Her iki eğitimi müşterek bir girişim ve uygulama olarak düzenleme gereğini söyledi.

Konu önemli bir sorunun gündeme getirilmesiyle alevlendi. Ve farklı bir alana kaydı. Daracık odaya alınan ve benim gibi ziyaretçi olanların hepsi, İslam ülkelerinden ve Irak’tan gelen öğretim üyeleriydi. Iraklıların Havza dedikleri medrese dersiamlarıydı. Şiddet, terör, fanatizm ve tekfir konularında tebliğ hazırlayan Iraklı uzmanlar, birden bire, Irak’ta ateizmin, dinsizliğin ve ibahiliğin çok arttığını söylediler. Dinsizlik akımının gençler, üniversite öğrencileri ve öğretim üyeleri arasında arttığını belirttiler.Basra Üniversitesi’nden birisi, bir Ayetullah’a bunun sorumlusunun ayetullahların desteklediği ve yönlendirdiği İslamcı mezhepçi siyasi hareketler olduğunu ihsas ettirdi.

Konu terör olmaktan çıktı. İlhad veya dini tamamen inkar meselesine dönüştü. Ayetullah Necefi, dinsizliğin artmasından üniversitelerin eğitim programlarını ve medyayı sorumlu tutan bir dil kullandı. Ancak çok ilginç bir şekilde dinleyiciler, itiraz ettiler. Iraklı üniversite hocaları, din adamlarının, politikacıların ve dini grupların fanatik tavırlarının ve ahlaki olmayan tutumlarının inkarcılığı arttırdığını söylediler. Rüşvetin, yolsuzluğun, şiddet içeren ve dini figürlerle süslenen politik dilin, yeni nesilleri dinden uzaklaştırdığını belirttiler. Basra, Kerkük ve Bağdat üniversitelerinden gelen hocaların çoğu, bu duruma vurgu yaptı.

Irak’ta dinsizliğin arttığında herkes hemfikir oldu. Ancak dinsizliğin artma sebepleri konusunda Ayatullah Necefi’nin huzurunda uzun tartışmalar yapıldı. Bazıları Irak’ta dinsizliğin artma nedenini resmî laik, liberal ve batıcı eğitim programlarına bağladı. Ancak Milli eğitim bakanının çok dindar olduğunu söyleyerek bu gerekçeye itiraz edenler oldu!? Konu eğitim bakanının yetkilerine kadar uzandı. Bazıları da Irak’ta eğitim politikalarının; UNESCO, yabancılara bağlı olarak sosyal hizmet işleriyle uğraşan sivil toplum kuruluşları ve medya tarafından yönlendirildiğini söyledi.

Ancak çoğunluk ve hatta Necefi bile, dinsizliğin artmasında; dini politik grupların din ile bağdaşmayan davranışlarda bulunmasından kaynaklandığını kabul etti. Politikacıların nefretle yüklü bir din dili kullanmaları, mutedil dindarları dinden uzaklaştırıyor.

Dinsizliğin artması konusunda Lübnan’dan Ekrem Bereket, Beyrut Amerikan üniversitesinin faaliyetlerinden örnekler verdi. Mısır ve Suudi Arabistan’da dinsizliğin Irak’taki oranlardan çok daha fazla arttığını söyledi. Yapılan anketlerden elde edilen verilerin ürkütücü olduğunu belirtti. Beyrut Amerikan üniversitesinin dinsizliği teşvik etmek için özel projeler hazırladığını ve bu projelerin başarılı olduğunu söyledi.

Necefi’nin dergahında islam dünyasının önümüzdeki dönemlerde ne ile karşı karşıya kalacağını iki saatlik bir tartışma ile fark etmiş olmak çok ilginç. Çünkü İslamcı sosyal dalga, siyasileştikçe fanatikleşiyor, fanatikleşme arttıkça dışlama mekanizmaları etkili oluyor. Merkeze yerleşen fanatik dini gruplar, merkezin uzlaşıya dayalı hoşgörülü geleneğini bozuyor. Uzlaşı dışı kalan kitleler; anlaşılan, bu fanatik dini tutumlara duydukları tepkiden dolayı, dinden uzaklaşmış oluyorlar.

Hz. Ali’nin Haziresi

Gecenin son ziyaretini Hz. Ali’nin türbesine yaptık. Necefi’nin evinden türbeye yürüdük. Türbeye uzanan sokaklar oldukça canlıydı. Akşamın bu geç saatlerinde mahalle araları boşalmışken burası oldukça kalabalıktı. Bütün dükkanlar açıktı. Manevi değeri olan hediyelik eşyalar satıyorlardı. Hz. Ali’nin türbesinin kubbesi ve minaresi oldukça görkemli duruyordu. Türbeye doğru kalabalığa uyum sağlayarak yürüdük.

Bu süreçte, çocukluğumdan beri, hafızamda canlandırdığım Hz. Ali’nin, ilmini, hakkaniyetini, adaletini, fedakarlığını, kanaatkarlığını, ihlasını, teslimiyetini, mütevaziliğini, tabiiliğini, insanseverliğini, aşkını, yiğitliğini, cesaretini ve secaatini düşündüm. Bir an için sanki kendisine katıldığım devasa kalabalık, içinde yürüdüğüm bu çarşı, karşımda gördüğüm altın yaldızlı ve ışıklarla renklendirilmiş devasa bina yokmuş gibi tefekkür ettim.

Ancak bir müddet sonra türbenin mimarisine ve türbeye duyulan içtimai ilgiye dikkat kesildim. Bu dikkat türbeye yaklaştıkça katlanarak arttı. Bir müddet sonra bildiğim, öğrendiğim ve örnek aldığım Ali unutuldu. Mimarların ustalıkları, Hazirenin güvenlik kontrol polisleri, ziyaretçilerin duaları, toplu hareketleri, yakarışları, eşiklere tazimde bulunmaları, türbenin iç ve dış tezyinatı, gümüş ve altın kristallerin geometrik biçimleri, bu kristallerden yansıtılan ışık demetleri cazibelerini gittikçe arttırdı.

Bir taraftan kelamullahın beşeri bir misali olarak Hz. Ali’yi düşündüm. Bir taraftan bu misale Emevilerin politik iktidar uğruna yaptıkları saldırıları ve bu saldırılarda Allah’ın ayetlerini araçlaştırmalarını düşündüm. Bir taraftan Hz. Ali bağlıları arasında ortaya çıkan ve O’nu şehid edecek kadar fanatikleşen Haricileri düşündüm. Sonra Hz. Ali’yi ve evladını her zaman Hilafet adına kışkırtıp cephede yalnız bırakan Kufe ve Irak halkının tükenmeyen pişmanlık yakarışlarını düşündüm.

Öte taraftan Hz. Ali’nin hilafet görevini yapmasını engelleyen Emevilerin akibeti ile bu mezarın saraya dönüşmüş biçimini düşündüm. Çok tuhaf, O yıllarda saraylar emevilerin oldu; kara toprak ise ehli beytin oldu. Ama kitleselleşen haksızlığa karşı çıkma, Hz. Ali ve Ehli beyt sevgisi, acıyı, ızdırabı, katlanmayı ve ölümü canlandırdı, saraylara, panayırlara, ziyaretgahlara, panayırlara ve mimari dehaya dönüştürdü. Karşımda gördüğüm bu mukaddes mekan bu söylediklerimi kanıtlıyor.

Gecenin bu geç saatlerinde, Hz. Ali’nin mezarının yanı başında Ayetullah Necefi’nin dergahında, ilhadın veya dinsizliğin artması hakkındaki münakaşaları düşündüm. Mübarek türbede gecenin bu saatinde Cenab-ı Hakk’a yakarışlarını dua ederek, şiir ve ilahi okuyarak türbe eşiklerini öperek dünyanın dört bir yanından gelmiş inanmış insanları gözlemledim. Onlar üzerinden, kendimi anlamaya çalıştım.

Sonra İslam medeniyetinin ilk misallerinden olan Kufe’nin viraneye dönmüş genel halini ve özgün mimarisi yıkılmış olan kentin şimdiki halini ve akibetini tahayyül ettim. Ölümün, şiddetin ve terörün her şeye hakim olduğunu düşündüğümüz bu ülkede, insanların koşuşturmalarını ve çok daha aktif etkili hayatlar inşa etme çabalarını, bu durumla karşılaştırdım. Nerden bakarsanız bakınız Necef kenti ve insanları standart kalıp bilgilere göre davranmıyor. Çok özgün ve belkide herşeyden daha çok saygı duyulması gereken, yeni bir insani deneyimle bizi yüzleştiriyor.

]]>
https://haciduran.com/1164-2/feed/ 1
Grozni’den Arabistan’a Ehli Sünnet https://haciduran.com/grozniden-arabistana-ehli-sunnet/ Fri, 10 Feb 2017 07:22:45 +0000 http://www.haciduran.com/?p=1158 Read More »]]> Geçtiğimiz yıl, Çeçenistan’ın başkenti Grozni’de 27 Ağustos 2016’da Çeçenistan lideri Ramazan Kadirov’un himayesinde ve Ezher şeyhi Dr. Ahmet Tayyib’in başkanlığında, Ehli Sünnet ve Alcemaat’in temsilcisi olduklarını iddia eden 200 Müslüman din âliminin katıldığı uluslararası bir toplantı düzenlendi.
Akabinde bu toplantıya tepki olarak Selefi akımlara mensup ve yine kendilerini Ehli Sünnet’in temsilcisi olarak tanımlayan bazı Müslüman din âlimleri Moritanya Müftüsü Şeyh Ahmet bin Murabıt’ın başkanlığında 12 Eylül 2016’da Kuveyt’e bir uluslararası toplantı tertip etti. Suudi Arabistan Yüksek Âlimler Heyeti Genel Sekreterliği, Çeçenistan’da yapılan toplantıda alınan kararları kınayan bir bildiri yayınladı. Dünya Müslüman Âlimler Birliği Genel Başkanı Yusuf Kardavi Grozni toplantısını, “Dırar Konferansı” olarak değerlendirdi.
Tepkiler ve savunmalar, Arap dünyasında Ehli Sünnet ulemasıyla sınırlı kalmadı. Irakta önemli bir Şii kitleyi temsil eden Mukteda Assadr’ın bile tartışmaya katıldığı görüldü. Assadr, Grozni kararlarını “Mutedil Ehli Sünnet’in baharı” olarak yorumladı. Bu konuda Ezher şeyhlerini desteklediğini belirtti.
Grozni toplantısı Türkiye hariç diğer İslam ülkelerinde geniş yankı uyandırdı. Toplantıyı güney veya Arap Müslümanlığına karşı Kuzey Müslümanlığı imajı ile tartışmaya açanlar da oldu. Grozni toplantısının konu başlığı; “Kimler Ehli Sünnet ve Alcemaattir? Fıkhi, İtikadi ve Ameli Bakımdan Durumun Tesbiti ve Çağdaş Sapmalar” şeklindeydi. Grozni konferansı iki gün sürdü ve bir sonuç bildirisi yayınladı. Bu toplantıya tepki olarak gerçekleşen Kuveyt toplantısı ise, “Ehli Sünnet’in Gerçek Anlamı, Şiddet ve Fanatizme Karşı Duruşu” başlığını taşıyordu.
Her iki toplantının da Ehli Sünnet olgusunu, fanatizme, şiddete ve grupsal taassuplara karşı bir duruş olarak tanımlamış olmaları, sosyo-teolojik ve tarihi bir gerçekliğin ifadesidir. Ancak çağdaş İslamcı akımların Ehli Sünnet geleneğine olan aidiyetleri konusunda, çok farklı tezleri ve teo-politik görüşleri ortaya koydular.
Grozni toplantısının sonuç bildirgesinde, çağdaş Selefi akımlar Ehli Sünnet’in kapsamı dışında tutuldular. İhvanı Müslimin akımı çağdaş selefi bir akım olarak tanımlandı. Ve Ehli Sünnet geleneği dışında tutuldu. Siyasal mücadelelerini dini bir temele oturtan bütün İslamcı akımlar, İslam’ı siyasallaştırmakla itham edildi. Bu fanatik grupların Ehli Sünneti temsil etmedikleri belirtildi. Çağdaş Selefi Hareketler, erken dönem Harici sosyal akımların çağdaş bir uzantısı olarak mütalaa edildi. Terör ve şiddet yöntemlerini meşrulaştırmak için Selefi akımların Ehli Sünnet söylemini ve Allah’ın ayetlerini bir araç olarak kullandıkları ileri sürüldü. Her türlü devrimci girişimin Ehli Sünnet geleneğinin temel inançlarına ve tutumlarına aykırı olduğu belirtildi. Devlete isyan etmenin, harici bir tutum olduğu ve hiçbir şekilde Ehli Sünnet’in tarihi misyonu ile uyuşmadığı açıklandı.
Grozni toplantısına katılanlar, Ehli Sünnet’in kapsamını ise şu şekilde tanımladılar: Geleneksel dini metinlere bağlı olarak Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli mezheplerinin fıkhi hükümlerine göre davranan ve temel İslami metinlerini bu geleneklerin yöntemine göre algılayanlar Ehli Sünnet mensubudur. İtkadi bakımdan ise, Eşaariler, Maturidiler ve Tasavvuf’ta Cüneyt Albağdadi’nin ilkelerine bağlı olarak zikir, ahlak ve adab yolunda olanlar, Ehli Sünnet kapsamındadır. Erken dönem, yani itikadi, siyasi ve fıkhi mezhepler ortaya çıkmadan önce Medine halkının dini geleneklerini otorite kabul eden Selefi Salihin ve Hadis ehli de Ehli Sünnet şemsiyesi altındadır. Modernizmin etkisi ile oluşan yeni Selefi akımların hiçbirisi Ehli Sünnet sayılamaz.
Grozni toplantısının sonuç bildirisinde, Ehli Sünnet yönteminin asırlardır, İslam dünyasında tekrarlandığı ve başarılı bir gelenek oluşturduğuna vurgu yapıldı. Ehli Sünnet yönteminin Müslümanlar arasında fitne ateşinin söndürülmesinde etkili olduğu belirtildi. Fanatik ve şiddet yanlısı gruplarla ve siyasal oluşumlarla mücadele etmek için klasik Ehli Sünnet yönteminin devreye konması gerektiği açıklandı. Ehli Sünnet’in DAİŞ, tekfirci selefi akımlar ve siyasallaşmış fanatik dini örgütlere karşı durması gerektiği belirtildi. Bu örgütlerle mücadele etmek için geleneksel Ehli Sünnet yöntemlerinin sabırla devreye konması gerektiğine vurgu yapıldı.
Grozni kongresini, Suudi Arabistan Yüksek Din Uleması Genel Sekreterliği bir bildiri yayınlayarak kınadı. Grozni toplantısının; İslam’ı Rusya’nın siyasi amaçlarına alet etmek için düzenlediğini açıkladı. Bu toplantıda alınan kararların Müslümanları fanatik çağrılar ve söylemler çerçevesinde daha çok parçalayacağını ileri sürdü. Toplantıda alınan kararların mezhep kışkırtıcılığı yaptığı ve Müslümanları Ehli Sünnet söylemi çerçevesinde birbirine düşürdüğünü dile getirdi.
Alimlerin ve fakihlerin temel dini nasları açıklamak için başvurdukları yöntemlerin farklı olabileceği, bu farklılığın temel dini kaynaklardan herkesin aynı şeyi anlamasına imkan tanımadığını belirtti. Bu bakımdan sahih dini geleneği, klasik dönem fukaha, ulema ve imam görüşlerine göre dondurmanın Kura’an ve Sünnetle bağdaşmadığını ifade etti. Suud Ulemasının bildirisinde İslam toplumunun, “Kur’an ve sünnetten başka hiçbir temel otoritesinin olamayacağı”, ifade edildi.
Suud Yüksek Din Konseyi, Grozni toplantısında İslam dünyasında meydana gelen ideolojik ve siyasi fanatik hareketlerin söylemlerinin İslam dini ile ilişkilendirildiği, bu ilişkilendirmenin İslam’a saygısızlık olduğu belirtildi. Suud Din Konseyi, bu yönüyle İslam toplumlarında meydana gelen sosyal ve siyasal krizlerin ve felaketlerin hiçbir şekilde Ehli Sünnet ve İslam inançları ile ilişkili olamayacağını açıkça beyan etmiş oldu. Hatırlatmak gerekir ki, Grozni kararları, sosyal ve siyasal krizleri ve İslam dünyasındaki şiddet ve terör hareketlerini çağdaş Selefi grupların din yorumlarına dayandırmıştı.
Grozni toplantısına Ezher ulemasının başkanlık etmesi ve Mısır eski Müftüsü Ali Cuma’nın toplantıda aktif rol alması; Suudi Arabistan ile Mısır yönetimini karşı karşıya getirdi. Çünkü toplantıda alınan kararlar; doğrudan doğruya Suudi Arabistan’ın Vahabiliğe bağlı Selefi anlayışını ve Suudların Selefilik adı altında Vahabiliği yayma konusundaki girişimlerini, Klasik manadaki Ehli Sünnet İslam anlayışının dışında tutuyordu. Suudi Arabistan’ın din uleması buna çok sert tepki gösterdi.
Suud yönetimini Basra Körfezi’nde, Yemen’de, Irak ve Suriye’de İran’ın Şii yayılmacılığı konusundaki projelerine karşı Ehli Sünnet’in temsilcisi olarak görenler, Mısır Ezher ulemasının bu fetvasını kabul edilemez buldular. Suudlar ve Selefi çevreler, Grozni toplantısını, Rusya’nın Suudi Arabistanı körfezde yalnızlaştırma projesi olarak değerlendirdi. Suud uleması Suud Selefiliğini Ehli Sünnet’in çağdaş bir versiyonu olarak mütalaa etti. Grozni’de alınan kararları ise, Sünni alemi kendi içinde parçalama girişimi olarak değerlendirdi. Bu teo-politik söylemin Suudların Arap ve İslam dünyasındaki gücünü kırmak için uydurulduğunu savundu.
Mısır’da hatırlanacağı gibi; Selefi Nur partisi, demokratik seçimlerle Cumhurbaşkanı seçilen Mursi’ye karşı Cuntacı subaylarla işbirliği yapmıştı. Cuntacı askerlerin, demokratik protestolara katılan halkı kurşunlamasın desteklemişti. Darbe sonrasında kurulan askeri hükümettede rol almıştı. Bilindiği gibi, Mısır’da Suud güdümlü Selefilerle cuntacı subayların ittifakı İhvan’ın ve demokrasi yanlısı sosyal demokratların, laiklerin ve solcuların yenilgisi ile sonuçlandı ve askeri darbenin başarıya ulaşmasına önemli katkı sağlamıştı.
Grozni toplantısında Sisi’nin din danışmanı eski baş Müftü Ali Cuma’ın ve Ezher Şeyhi Ahmet Tayyib’in etkili bir rol oynamaları ve Suudi Arabistan Vahabiliğini Ehli Sünnet dışı tutmaları, Suud yönetimini Arap dünyasında yalnızlaştırdı. Suudların Mısır cuntasına yaptıkları yatırımı da boşa çıkardı. Bu süreç daha önce Suud yönetiminin Mısır’daki uygulamalarına karşı çıkan İhvanı Müslimin üyelerini de yeniden Suudi Arabistan’a yaklaştırdı.
Grozni toplantısı, çağdaş Selefi akımları dışlaması, onları şiddet, fanatizm ve terör yanlısı örgütlerin ideolojik tabanı olarak değerlendirmesi, Sadece Suudi Arabistan ile Mısır ittifakını bozmadı. Aynı zamanda birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan’ın ilişkilerini de bozdu. Yemen kökenli ve Birleşik Arap Emirliklerin himayesiyle çalışmalarını sürdüren mutasavvıf Ali Cifri’nin Ezher Şeyhi ile birlikte modern Selefi akımları; şiddeti, terörü, iç çatışmaları, devrimleri ve protestoları besleyen bir ideoloji olarak mütalaa etmesi, iki ülkenin ilişkilerinin bozulmasına neden oldu. Her iki tarafın ideologları birbirlerini suçladı. Böylece körfezde İran yayılmacılığına karşı ortak tutum sergilemesi gereken iki Arap ülkesi de ortaya çıkan durumdan dolayı birbirlerine mesafeli durmaya başladı.
Hatırlatmak gerekir ki, Arap Baharı denilen talihsiz süreç başladıktan ve Mısırdaki demokratik süreç askeri darbe ile kanlı bir şekilde bastırıldıktan sonra, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır, uzun süre Libya’da ve Yemen’de birlikte operasyonlar düzenlediler. Bu iki ülkedeki şiddeti ve grupsal fanatizmi askeri müdahale ile temellendirdiler. Ancak Grozni’deki “Kimler Ehli Sünnettir?” Toplantısı ile birlikte bu ülkeler arasındaki ideolojik ittifak bozulmuş oldu.
Sonuç olarak konu dini, siyasi ve küresel çapta önemli tartışmaları beraberinde getirdi. Konunun Türkiye üzerindeki etkisini ayrıca düşünmek gerekir. Çünkü klasik manada Kuzey Müslümanlığı kavramı, Maturidilik ve Tasavvuf Türk Müslümanlığı kavramsallaştırmasıyla örtüşür. Rusya ve Ezher geleneğiyle örtüşmez. Modern Selefi akımlarla da eşleştirilemez.

Ancak görünen o ki, körfezin Vahabileri, Ezher’in bürokratik vesayetçi uleması ve Rusya’nın köklerini unutmuş Müslüman beylikleri, yaşamadıkları, hissetmedikleri bir Ehli Sünnet söylemi üzerinden politika yapıyorlar…
Ehli Sünnet geleneği üzerinde tartışan bu taraflardan hangisi gerçekten Ehli Sünnet Müslümanıdır ve o kimliği taşımaktadır? Güncel sosyolojik gözlemlerle bu tartışan grupları tarihsel bir geleneğin çağdaş türleri olarak görmek mümkün müdür? Doğrusu bu soruya tartışmanın taraflarının yaptığı gibi tepkisel bir cevap vermek mümkün değildir. Ama mukaddes imajları, metinleri ve gelenekleri politik malzeme olarak kullananlar için, mukaddes olana hürmet göstermek, çoğu kere onu kullanarak muhataba saldırmak olarak anlaşılıyor. Allah büyüktür…..

]]>
Kayravan İslam Medeniyetinin Canlı Bir Misalı https://haciduran.com/kayravan-islamin-maddi-bir-misali/ Sun, 27 Nov 2016 12:17:32 +0000 http://www.haciduran.com/?p=1092 Read More »]]> img_1145Kayravan, Kuzey Afrika halkının kalbini İslama açmasının sembolüdür. Ukba B. Nafi, bu şehri kurdu. Kent; Avasım veya Ribat olarak bilinen ilk Müslüman kentlerin en çarpıcı ve güzel örneklerinden birisidir. Kuzey Afrika, Akdeniz ve Endülüs’teki müslümanlaşma sürecine saldıran dönemin inkarcı ve despot kuvvetlerine karşı 670 yılında bir ordugah olarak kuruldu.

Mağrip müslümanlarının Seydi Ukba Camisi dedikleri, Kayravan ulu camisi, Cami mimarisinde; Allahu Teala’nın ve Müminlerin sevgilisi Muhammedi Sünnet’in; mermere, granite, taşa ve tuğlaya işlenmesi örneğinin bir şaheseridir. İnsanın kendisinden yaratıldığı balçık veya çamur; ilk Müslümanlar tarafından burada, tuğlaya dönüştürülmüş, insan mantığının işleme biçimine göre geometrik ve keskin çizgilerle, duvar olmuş, kemer olarak tavanı tabana dayandırmış, kubbeleri, sütunları ve kemerleri afaka taşımış.

img_1138Cami’ye, üç tarafı çift sıralı kemerlerle çevresi kapatılmış olan 67*56 metre boyutlarındaki bir avlu ile geçilmektedir. Kıble yönünden yaklaşık olarak Doğu-batı eksenli olarak yapılan cami, dışardan bakılınca bir kale görünümündedir. Geniş bir alanı kaplayan kare planlı minare, kıbleyi karşıdan gören ve içten tek sıra revaklı duvarın kuzey batısında yer almaktadır.

Cami avlusunun kıble yönünden uzanan simetrik çift revaklı kemerleri ufukları Tevhid inancına bağlı olarak birleştirmektedir. İnsan bu kemerlerin uzanımına bakınca, sadece sözün, iletişimin, tefekkürün ve zikrin Cenab-ı Hakkın Ahadiyetini kalbimizden fışkırtmadığını; insan emeğinin maddi bir ürünü olan, inşaatın ve mimarinin de bunu yapabildiğini görüyor.

Caminin avlu ile birlikte oluşturduğu mimari üslup; sevgili Peygamberimiz’in Medinedeki Mescidi örnek alınarak oluşturulmuş. Bundan dolayı, Seydi Ukba Camisi’ni Muhammedi sünnetin mimarideki tekrarı olarak tanımladım. Demekki insan isterse; çalışırken, yönetirken, üretirken, yaparken yani Ümran meydana getirirken de sünnete göre davranabiliyor. Bütün insanların hayran kaldığı ve izlerken zevk duyduğu eserler ve binalar yapabiliyor.

img_1173Caminin kemerlerini taşıyan zarif sütunlarda kabartma tekniği ve kufi hatla yazılmış olan Allah ve Muhammet kelimelerini okuyabiliyorsunuz. Bu sütunların taşıdığı simetrik kemerlerin üst alınlıklarında ise Caminin binasındaki mimari dehayı tekrarlayan kabartma nakışları, yukarıya doğru kırkbeş derecelik açıyla bakınca görebilirsiniz. Bu nakışlar, yine çift sütunlarla taşınan sıçrayan kemerleri gösterime koymaktadır. Kemer ve sütün alanlarının iç kısmının ortasına münavebeli olarak sekiz köşeli yıldızlar ve genel görünümü oval olmakla birlikte, bitki yapraklarını temsil eden kabartma nakışlar yer almaktadır. Kemerlerin dışında kalan ve konik olarak açılan alanlar ise kilim desenli kabartmalarla tezyin edilmiştir.

Caminin abanozdan yapılan minberindeki nakışlar ise, basitten karmaşığa, en genelden en cüziye doğru birbirini münavebeli olarak kimi durumda küçülerek, kimi durumda büyüyerek birbirini izleyen geometrik nakışlarla tezyin edilmiş. Tıpkı tasavvuf ehlinin makamatı gibi, bir silsile nakşedilmiş; bu esere bakınca gözleriniz zikre dalıyor. Bu nakışlar, insan emeğinin Allah’ın rahmet kapısı ile buluşan yüzü ile izleyicilerini kuşatıyor.

img_1219Yaklaşık iki saat Cami’de kaldım. Cami, Haçlı saldırılarının başladığı onuncu yüzyılda, savunma amacıyla çevresi tamamen surlarla kapatılan eski Kayravan’ın kuzey-doğu tarafında kalmaktadır. Camiden çıkınca, güney-batı yönünden bir sokağa girdim. Beş dakikalık bir yürüyüşten sonra yönünüzü tamamen karıştırıyor ve tereddüt içinde kalıyorsunuz. Geri döndüm, yanıma Muhammed kardeşi rehber olarak aldım. Muhammed kardeş, üniversite öğrencisiymiş. Harçlığını bu işi yapmakla sağlıyormuş.

Kendisine eski Kayravan’ın çarşısını, kahvehanelerini, sazhanelerini, çarşılarını ve pazarlarını görmek istediğimi, fakat sokakların çok dar ve bağırsaklar gibi içi içe geçtiğini ve yolumu kaybetmekten korktuğumu söyledim. Muhammed, yabancıların tahmin edemeyeceği kadar görülecek çok alan olduğunu söyledi. Ne kadar zamanımın olduğuna bağlı olarak seçim yapmamız gerektiğini açıkladı. İki saatim var, dedim.

img_1264Başladık sürprizler kentini seyahat etmeye. Çoğu kere sadece iki kişinin yan yana yürüyebildiği sokakların herbiri aynı tonların ve biçimlerin farklı bir yüzü ile insanı yüzleştiriyor. Halen çalışan eski bir hamamı kapıdan bakarak gördüm. Bir tane evin kapısını çaldık, iç bahçeyi gördüm. Dışarda her tarafı kapalı olan bu mekanların içi tam bir şenlik barındırıyor. Kuyular, çiçekler ve teraslara kadar uzanan begonviller, sarı ve beyaz yaseminler, öylesine renkli ve öylesine etkileyici kokular salıyor ki, ayrılmak istemiyorsunuz. Duvar gövdeleri bütün Tunus’ta olduğu gibi yine beyaza boyanmış, kontürler, çerçeveler ve pencere pervazları ise mavi çizkilerle tezyin edilmiş.

Bu sokakların herbirisinin kendine özgü bir hikayesi varmış. Komşuluklar, dostluklar, yardımlaşmalar ve dedikodular, yazları teraslar üzerinden yapılıyormuş. Ailelerin söz kesme törenlerinden sonra, nişanlı kızlar ve oğlanlar bu teraslardan birbirlerine göz kırparmış.

Eski Kayravan’ın en sürpriz yanlarından birisi de insanların yürümekte zorlandıkları bu merdiven ve sokakların, develer tarafından da bir güzergah olarak kullanılmış olmalarıdır. Bunu da Berruta denilen iki katlı bir evin üst katına çıkınca fark ettim. Muhammed bana işte burası Berruta’dır, deyince; olağanüstü birşey görmedim. Sadece beyaz bir duvarın üstüne mavi renkli harflerle, üstüne Berruta yazılmış bir levha gördüm. Levhayı fotoğrafladım.

img_1216Levhanın tam yanındaki sokağa açılan üstü merteklerle örtülmüş kemerli bir merdivenle evin üst kapısına çıktık. Gökkuşağı renklerinin kuyu tonlarından saten kumaşlarla süslenmiş bir deve duruyordu. Devenin boynunun üstünde yine aynı tarzda süslü bir boyunduruk ve yuvarlak bir alanın içinde kocaman ahşaptan yapılma bir su değirmeni duruyordu.

Meğer eski Kayravan’ın su ihtiyacı kuyulardan develer aracılığı ile çekilen sularla karşılanıyormuş. Deve döndükçe sular, kuyudan kanallara testilerle dolduruluyor, çark aracılığıyla yukarı taşınıyor. Şehirdeki su kanallarına akıtılıyor. Su kuyusunun bir kat yukarda yapılma nedeni ise, suyun kendi cazibesiyle kente dağılmasını sağlamak imiş.

Kayravan gerçekten bir medeniyeti her yönüyle temsil ediyor. Umarım bu yazıyı okuyan herkese, kenti gezmek ve Ukba camisinde duaya durmak nasib olur.
Tunus’tan selamlar.

]]>
Tunus’un Kasabası https://haciduran.com/tunusun-kasabasi/ Thu, 24 Nov 2016 14:15:09 +0000 http://www.haciduran.com/?p=1082 Read More »]]> 3f7b544d-5487-458b-9060-427d1dc21e42Kasaba, Tunus şehrinde tarihi çarşıların, medreselerin, camilerin ve sarayların bulunduğu kent merkezinin adıdır. Bölgede aynı zamanda Kasaba caddesi olarak bilinen bir çarşı da bulunuyor. Burası Tarihi Tunus kentinin eski zamanını yaşayan canlı bir tanıktır. Kapalı çarşılar, daracık sokaklar, arnavut kaldırımlar, dehlizlerle birbirlerine bağlanan evler, çarşılar, kahveciler ve resmî mekanlar. Herşey sizi unutulmuş hafızanın yeniden canlanan hatıralarına götürüp hüzünlendiriyor.
img_6413Tarihi kenti, henüz güneş doğmadan gezmeye başladım. Kasaba mahallesine geçmeden, güzergahım üzerinde bulunan balık ve halk pazarına uğradım. Sabah namazından hemen sonra pazar açıktı. İnsan kaynıyordu. Güneşin doğmasına daha bir saat vardı. Balıkçılar, pazarcılar, kasaplar, manavlar ve çiçekçiler tezgahlarını sunuma hazırlamışlardı.  Pazar, çok canlı bir sosyal ortamı,  müşterilerine sunuyordu. Pazarda en çok dikkatimi çeken balık tezgahları oldu.

Altmış kilodan daha ağır olduklarını tahmin ettiğim ton balıkları, kılıç balıkları yerde uzanmış, duruyordu. Tezgahların üstleri ise, kefal, palamut, çupra, mercan, barbun, lüfer, sarıkanat, lagos ve benzeri balıklarla ; yengeç, istakoz, midye ve ahtapot gibi deniz ürünleriyle tezyin edilmişti. Balıkçılar balıkları; kuzulara, tavuklara ve türlerini bilmediğim birçok lezzetli gıdaya benzeterek tanıtıyordu. Sabahın bu erken saatinde İstanbul pazarlarındaki tezgahtarlar gibi bağırıyorlardı.

Balık pazarında yaklaşık yarım saat kaldım. Balıkçılarla sohbet ettim. Hepsi de balıklarla birlikte poz verme hususunda, cömert davrandı. Türklere hayranlıklarını açıkça beyan ettiler. Beni bir ata misafiri gibi karşıladılar, özellikle lagos ve barbun yemeden Tunus’tan ayrılmanın doğru olmayacağını tembihlediler. Kendilerini hangi şekilde pişirileni lezzet olur, diye sorduğumda şaşırdılar. Balık pişirme tekniğinin balık lezzeti üzerinde etkili olduğunu bildiğime düşünerek, Tunus balıkları için pişirme tekniğinin fazla müessir olmadığını söylediler.

img_1286 img_6516Tarihi kasaba kentine, Babu’l-Bahr, yani deniz kapısı denilen kapıdan geçtim.  Tarihi kapı onuncu ve onbirinci yüzyıllarda yapılmış. Kapının kemerleri, çok dekoratif bir şekilde tuğlayla örülmüş. İç kasnaktaki tuğla işleme tekniği, Anadolu’daki Selçuklu eserlerinin düzeninin tekrarı gibiydi. Kapının mimarisi, nerdeyse bende, aynı ustalar ve mimarlar tarafından yapılmış gibi,  bir izlenim uyandırdı.

img_6443Kapıdan tarihi kente geçildiğinde,  hafif bir şekilde tırmanmaya başlıyorsunuz. Çoğu kere gökyüzünü görmek imkansız bir hal alıyor. Sokaklar bağırsaklar gibi oval şekillerle iç içe geçmiş şekilde, her yönden dehlizler şekilde uzanıp gidiyor. Kendimi Karadeniz’in sık ve yüksek ormanları arasında yürürken ki gibi yalnız hissettim. Çünkü çoğu kere on metre ilerisini, sağınızın ve solunuzun nereye kadar uzandığını göremiyorsunuz. Bu yalnızlığı dükkanların baharat kokuları, elişi sanat eserleri ve esnafın dükkana buyur etmesi izale ediyor.

img_6467Tarihi kent bugün turistler tarafından Zeytuniye olarak biliniyor. Fakat resmî Tunus kayıtlarında Kasab ismi korunuyor. Aslında Zeytuniye, Osmanlı döneminde burada inşa edilen büyük Zeytuniye külliyesinin adıydı. Bölgenin tümünün ortak adı Kasaba semtidir. Zeytuniye külliyesinin yanıbaşında Dayı Yusuf Paşa camisi, Azize Osmane hastanesi ve daha sayamayacağım kadar çok sayıda tarihi resmî kamusal bina bulunuyor. Uzaktan hiçbirisini görme imkanı yok. Sadece camilerin minareleri tarihi kenti yükseklik bakımından aşıyorlar.

img_6481Azize Osmane, Tunus’a tayin edilen ilk yeniçerilerden, Osman dayının kızıdır. Hamuda Murat Paşanın zevcesidir. Hac ziyaretini yaptıktan sonra ömrünü hayra ve hasenata adamış. 17. Yüzyılda ailesine ait ne kadar serveti varsa tümünü, vakıf olarak toplum hizmetlerine bağışlamış. Yetimleri evlendirme, sünnet ettirme, yaşlılara bakım vakıfları kurmuş, yoksullar için barınma ocakları inşa etmiş, birçok medrese ve küttab açmış. Kasaba semtinde bulunan hastane hala O’nun vakfiyesinin kurallarına göre işlemeye devam ediyor. Sanırım Türkiye’de azınlık vakıfları dışında, maksadına uygun olarak faaliyetlerine devam eden Osmanlı devletinden kalma sadece Daru’l-Acaze vakfı faaliyetine devam ediyor. Bu ilginç örnek, kurumsal olarak Osmanlı uygulamalarının buralarda yaşamaya devam ettiğini gösteriyor.

Aynı bölgede Zeytuniye, Husuniye, Mağribiye, Yusufiye ve bunlardan gayrı birçok medrese daha bulunuyor. Bu medreselerin her birisinin hem mimari hem de ifa ettikleri görevler bakımından özellikleri var. Yusufiye medresesi, Osmanlı eğitim programını ve Hanefi fıkhını eğitim programına almış. Dayı Yusuf paşa tarafından 16. Yüzyılda cami ile birlikte çevresinde Zeytuniye medresesi öğrencilerinin de barınabileceği bir müştemilatla, Osmanlı cami ve medrese mimarisine göre inşa edilmiş.

Mesela, Ebu Kasım Şabi, Tunus halkının Fransız işgaline karşı direnişini temsil eden bir şairdir. 15 Mart 1954’te Fransa’ya karşı Yusufiye medresesinin öğrencileri ile birlikte, yaptıkları gösterilerde şehid edilmiştir. Medrese modern Tunus’un bağımsızlık mücadelesine öncülük eden önemli kuruluşlardan birisi olmuştur.

img_6503Kasaba semti hem tabandaki karmaşık sokakları, hem de tavandaki ilginç süsleme ve yazlık balkonlarıyla, ziyaretçilerini karşılıyor. Birçoğu günümüzde turistik ürün pazarlayan bu evlerin alt katları gündüzün sıcağına karşı doğal bir yeraltı serinliği sunuyor. Sakinlerini çölden gelen sıcak ve kavurucu havaya karşı koruyor. Üst kat terasları ise gecenin serinliğinde yıldızların altında tatlı bir Akdeniz meltemi ile konuklarını rahatlatıyor. İşin ilginç yanı ise bundan sonra başlıyor.

Güneş ve ışık görmeyen alt katlar ve geceleri kullanılan teras odaları benzer dekoratif figürlerle süslenmiş. Bu evlerin alt katlarının duvarları da üst katlarının teraslarının duvarları da turkuaz rengi mavi, beyaz ve kahverengi kontürlerle tezyin edilmiş, kitap kapakları gibi süslenmiş. Kimi zaman kendinizi mihrap bir odada, kimi zaman halı ve kilim dekorları arasında, kimi zaman da kendinizi bir kitabın sahifeleri arasında hissediyorsunuz. Kapalı bir ortamın nasıl canlı, hareketli ve aydınlık bir mekana dünüşebildiğini, bu evlerde oturanlar çok iyi biliyormuş. Duvarlara yerleştirilen nişler ve temsili pencereler kapalı bir mekana derinlik katıyor. Geometrik figürler ve açık renklerle başlayıp kuyu renklere doğru derinleşen süslemeler, daracık mekanları ufuklara uzatıyor. Çok geniş ve aydınlık bir mekanda oturma hissi uyandırıyor.

Tunus’un kasabası ifadesi okurları yanıltabilir. Ama emin olunuz. Kasaba Tunus’un kalbidir. Tarihi günümüze taşıyor. Günümüzü tarihe götürüyor. Tunus’un bütün üretimi burda gösterime konuyor. Bütün Tunuslular bu semtle kendilerini özdeşleştiriyor. Bu semtin sarayları, camileri, medreseleri ve fesli insanları, atalarımızdan duyduğumuz yaşam kırıntılarını canlı bir tiyatro sahnesi gibi ziyaretçilerine sunuyor.

Yarın, Manastır kentinde katıldığımız sempozyum üzerinde duracağım. Tunus’tan selamlar.

]]>
Tunus’un Heykelleri https://haciduran.com/1069-2/ Wed, 23 Nov 2016 10:27:34 +0000 http://www.haciduran.com/?p=1069 Read More »]]> 3380c300-d3a2-4b97-9410-5c516b1b0b66Tunus’ta uydurulmuş sosyal kimlikler, siyasi çatışmalar ve İslam Dünyası’nda meydana gelen olaylar hakkında, bu hafta, uluslararası bir toplu düzenleniyor. Toplantıya Güney Afrika, Togo, Fas, Nijerya, Cezayir, Fransa, Mısır, Amerika ve bir çok Batı ülkesinden uzmanlar katılıyor. Üç gün sürecek olan toplantıya katılmak üzere ben de Tunus’a geldim.Bir toplumun, ülkenin ve kentin en çarpıcı yönlerini tesbit etmek için, ilk izlenimler her zaman çok önemlidir. Ben de bu yazıda Tunus’ta ilk defa dikkatimi çeken çarpıcı hatıralar, üzerinde durmak istiyorum. Toplantının ayrıntılarını daha sonra ele alacağım.
Kartaca hava alanında beni İslam Dünyasının acılarını kendine dert edinen ve bu amaçla etkinlikler düzenleyen dostum Prof. Dr. İbrahim Muhammed Sadavi karşıladı. Tıp fakültesinde okuyan oğlunun kullandığı arabayla Tunus’un en meşhur caddesi olarak bilinen, Habip Burgiba caddesinin girişinde Sadavi ile birlikte taşıttan indik.
Sadavi, Burgiba caddesinin Tunus’un modernizme ve Batı sömürgeciliğine açılan  kapısını temsil ettiğini söylercesine örneklerle, Caddede olup bitenleri aktardı. Caddenin bitimindeki dört ana yolun kesiştiği geniş kavşağın ortasında, klasik Mağrip mimarisine benzetilmiş yüksek bir saat kulesi bulunuyor. Modern devasa binalarla rekabet edecek kadar yüksek yapılmış olan bu saat kulesi, halk devrimi ile birlikte saltanatı yıkılan ve Arabistan’a sığınan Zeynal Abidin Bin Ali tarafından yaptırılmış. Burgiba caddesinin yeni kente açılan kavşağının girişinde ise, Tunus’u uzun süre yöneten, modern ülkenin kurucu lideri kabul edilen Habib Burgiba’nın Ankara Ulus meydanındaki Atatürk heykeline benzeyen, heykeli bulunuyor.

Burgiba at üstünde, başında Osmanlı fesi ile halkı coşkulu bir şekilde selamlama hareketiyle iktidarını gösterime koyar vaziyette duruyor. Sanatçılar heykele başarılı bir şekilde hareket kazandırmışlar.
ee7d556e-f784-4b05-b84a-a98bace532a5İki anıtsal yapının aynı meydanda yer alması garibime gitti. Sebebini Prof. Sadavi’ye sordum. Meğer Burgiba’nın kendisi bu heykeli hayattayken yaptırmış. Şimdiki saat kulesinin olduğu mekana yerleştirmiş. Zeynal Abidin Bin Ali, bir darbe ile yönetimi eline geçirdikten sonra, Burgiba’nın heykelini burdan kaldırmış. İzbe bir mekanda saklı tutmuş.

14 Ocak 2011’de Yasemin devrimi olarak bilinen ve aynı zamanda Arap iç çatışmalarının başlangıcı olarak kabul edilen, halk devriminden sonra, ülke yönetimine halk oyuyla seçilen yöneticiler, tekrar Burgiba’nın heykelini getirmişler, caddenin başına yerleştirmişler. Saat kulesini de yerinde muhafaza etmişler. Burgiba’nın heykeli sırtını saat kulesine vermiş. Eski Tunus kentine doğru uzanan caddenin ufuklarına doğru yönelmiş.
Heykelin hikayesini dinleyince, Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet İnönü’nün Türkiye’de kendini Atatürk gibi gösterime koyma çabaları ile ilgili uygulamaları, aklıma geldi. Zeynel Abidin Bin Ali, yıllarca Burgiba’ya hizmet etti. Sonra da O’nun adını meydanlardan kaldırmaya yeltendi. Siyasette vefa ve sadakat olmaz diyenleri haklı çıkaracak bir örneği, böylece Akdeniz’in henüz kültürel olarak Fransız sömürgeciliğinden tam olarak kurtulamamış olan ülkesinde müşahade ettik.
Cadde yaklaşık olarak, Kuzey-Güney ekseni üzerinden düzenlenmiş. Caddenin ortasında her iki tarafı ağaçlandırılmış olan geniş bir kaldırım bulunuyor. Orta kaldırımın her iki tarafı, taşıt trafiğine açık. Binaların tümü, 19.ve 20. Yüzyılın başına kadar etkili olan neoklasik mimarinin figürleri ile tezyin edilmiş olan beş altı katlı yapılardan oluşuyor. Oldukça gösterişli, uzağa ıraksayan bir görünümü var. Binalar perspektife bağlı olarak ufukta birleşiyor. Binaların ön kaldırımları ile yol arasında, düzenli olarak yerleştirilmiş ağaçlar bulunuyor. Ağaçların yeşili, binaların beyaz ve turkuaz mavisi renkleri oldukça etkili bir manzarayı ziyaretçilerine sunuyor.
Bina önü kaldırımlar, oldukça geniş. Kaldırımların tümü, caddenin gece hayatında kahveci dükkanlarının masa ve sandalyeleri ile hıncahınç dolu. Akşamın henüz başlayan bu saatlerinde, Tunuslular ve turistler, bu mekanlarda sohbet ediyorlar, nargile içiyorlar. Eşleri ve aile efratlarıyla birlikte yürüyorlar, dinleniyorlar. Orta refüjde, Tunus halk tiyatrolarını, şarkılarını ve meddahlık tipolojilerini canlandıran sahneler yer alıyor. Kitle zevkle sahneleri izliyor, bazen sanatçılarla tempo tutuyor. Udi ekipler, Türk sanat müziğinden ve halk müziğinden ezgiler çalıyor.
Bu canlı ve dinamik hayatı takdir ettiğimi, dostum Sadavi’ye söyleyince, bana dedi ki, hocam vekalet savaşçısı teröristlere inat olsun diye halk daha çok meydanları dolduruyor. Canlı bir hayatın Tunus’ta mevcut olduğunu göstermeye çalışıyor. Bundan dolayı Tunuslular geceleri, sokakları ve caddeleri dolduruyor.
Konu böylece yeniden İslam dünyasını kuşatmaya çalışan, şiddet ve teröre geçti. Tunus halkının kültürünü anlatmaya başladı. Tunus’un üst sınıfları Anadolu’dan, Balkanlar’dan, Ege adalarından ve Suriye’den gelip buraya yerleşen Osmanlı ailelerindenmiş. Her ne kadar Türkçeyi unutmuşlarsa da Türk kültürünün Tunus’ta önemli bir ağırlığı varmış. Halk aşırılığı, fanatizmi ve radikal sosyal hareketleri tehlikeli buluyormuş. Tunus’taki dini hareketler de radikal, selefi ve fanatik söylemlere itibar etmiyormuş. Tarihten bir örnek verdi. Orta çağlarda Şii Fatimi fanatizminin Tunus’a giremediğini de söyledi. Dolayısıyla Tunusluların şiddet, bölücülük ve terör konusundaki duruşlarının köklü bir tecrübeden kaynaklandığını da böylece öğrenmiş oldum.
Caddedeki gezintim akşam boyunca devam etti. Caddenin Güney girişinde muhteşem bir taç kapı bulunuyor. Bu taç kapı, Tunus şehrinin eskiden denize açılan kapısıymış. Korsanlara ve Haçlı saldırılarına karşı kenti korumak için kentin çevresi surlarla örülmüş. Şehrin Doğu, Batı ve Güney yönünden de buna benzer devasa taç kapıları varmış.
Bu açıklamadan sonra anladım ki, biraz önce yapıları ve özellikleri hakkında açıklamalar yazdığım, Burgiba caddesinin tümü ve çevresindeki keskin geometrik planlı kent; 19. Yüzyılda denizin çekilmesine bağlı olarak inşa edilmiş.  Şehrin limanı ve ana giriş kapası tahminlerime göre en az beş kilometre denizden uzaklaşmış bulunmaktadır. Asıl Osmanlı kenti olan Tunus şehri, Babu’l-Bahr denilen kapının güneyinde, denize nazır bir şekilde tepeye kurulan Kasaba denilen bölge imiş. Gece bu bölgeye geçmedim.
f27b90ce-8682-4631-8739-009cc5c9c5a2Babu’l-Bahr’dan caddeye girildiğinde orta refüje İbn Haldun’un büyük bir heykeli yerleştirilmiş. Ben heykeli ilk gördüğümde, Barbaros Hayreddin Paşa’ya benzettim. Ancak Dr. Sadavi, İbn Haldun’un burada evi ve kütüphanesinin bulunduğunu ve onun hatırasına bu heykelin yapıldığını bana anlattı.
Faransızlar Tunus’u işgal ettikten sonra, Cadde’nin başlangıcının bir tarafına Avrupadakilerine benzeyen büyük bir kilise yapmışlar, tam karşısına ise sömürge idare merkezi olarak bir saray inşa etmişler.
Caddenin orta refüjün bir yerinde ise Tunus kadınlarının bir kermesi geceye başka bir anlam katmıştı. Ev yemekleri, tatlılar, el işi süslü kumaşlar, çanak ve çömlekler ve baharatlar Anadolu’daki gibi kadınlar tarafından satılıyordu. Pasta, börek, tatlı ve acıların lezzet olarak Türkiye’de yapılanlarla aynı olduğunu hatırlatmak isterim.

Gecenin son hatırası’da Cenevre otelinde, Irak ve Cezayirli misafirlerle yaptığımız sohbet oldu.Hepsi de Türkiye hayranlıklarını dile getirdi. Osmanlı’nın ihtişamını özlediklerini söyledi. Ve modern Türkiye için Cezayir’in Oran üniversitesi hocalarından Profesör Muvafık beyin şu cümleleri ise özel bir anlam içeriyor: “Türkler’in kentlerine cami hakimdir, hepsi çok misafirperverdir, bayraklarını çok seviyorlar, iyi milliyetçidirler, vatansever insanlardır. İşlerini temiz ve sağlam yapıyorlar. Kentleri çok temizdir, yemekleri lezzetlidir. Her tarafları Müslümanlık fışkırıyor. Hepsinden önemlisi Türkçe konuşuyorlar. Başka dil bilmiyorlar, Araplar gibi yabancı bir dille konuşmayı meziyet olarak görmüyorlar”
Dr. Muvafık’ın bu değerlendirmelerini Türkiye’deki bir çok okur, siyasi ve ideolojik sebeplerden dolayı, olaya içten baktığı için katılmayabilir. Ama ben Cezayirli dostumla aynı görüşteyim.
Tunus’tan bütün dostlara selamlar. Yarın, Zeytuniye ve Kasaba semtlerini anlatacağım.

]]>
Brexit İngiltere’nin Türk Korkusu https://haciduran.com/brexit-ingilterenin-turk-korkusu/ https://haciduran.com/brexit-ingilterenin-turk-korkusu/#comments Wed, 14 Sep 2016 17:25:32 +0000 http://www.haciduran.com/?p=1033 Read More »]]> imageİngiltere’nin AB’den ayrılması küresel finans piyasalarında şok etkisi yaptı. Ekonomi uzmanları İngilizlerin AB’den ayrılmakla ekonomilerini ve ulusal refahlarını riske bıraktıklarını iddia ediyorlar. İngiltere’nin Brexit seçimi aslında sadece finansal bir sorun değildir. Irkçılık, ayrımcılık, tarihi gurur ve temsillerin yeniden resmileşmesi ve İngiliz emperyalizminin yeniden güncel ve özenilen bir imaja dönüşmesi demektir. İngiltere’nin tek başına yeniden oyun kurma iradesi gösterme talebi anlamına gelmektedir. Türk Korkusunun İngilizlerin kararlarını hala etkiliyor olması da seçimin bir diğer ilginç yanı olmuştur.

Türkiye’nin girmek için yıllardır kapısında kıvrandığı bir birlikten İngiltere niye ayrıldı? İngiliz’ler hangi saiklerin etkisiyle oy kullandılar? Kıta Avrupa’sı ile aynı siyasi, kültürel, ekonomik ve bürokratik birlikten ayrılmak, İngilizlere ne kazandıracak? Bunların üstünde ayrıntılı olarak durmak gerekir.
İngiltere bilindiği gibi İkinci dünya savaşından sonra Amerika ile birlikte bugünkü Avrupa’nın siyasal sınırlarını belirleyen hegemonik bir devlettir. Soğuk savaş yılları boyunca Sovyet yayılmacılığına karşı Avrupa’yı Türkiye ve ABD ile birlikte koruyan bir ülkedir. Avrupa birliği düşüncesi ortaya atıldığı zamandan beri, kendini bu kuruluşun kurucu gücü olarak kabul eden bir krallıktır. Bu tarihi sorumluluğa rağmen AB’den ayrılıyor ve AB ile birlikte iş tutmak istemiyor.
İngiltere’nin niçin AB’den ayrıldığını anlamak için; Brexit/Özgür İngiltere propagandası yapan grupların gerekçelerine bakmak gerekir. AB’ye hayır, yaşasın “Güneş’i Batmayan İngiltere” imajıyla propaganda yapanlar, bilindiği gibi seçimi kazandı ve İngiltere 60 yıldır abilik yaptığı veya himayesinde tuttuğu AB birliği ülkeleri, şimdilik kendi hallerine bırakmış oldu.
AB’ye hayır, Britanya dışarı(Brexit) sloganı ile eyleme geçenlerin kaygılarını aşağıdaki başlıklar altında değerlendirmek mümkündür. Bu başlıklar AB karşıtı İngilizlerin referandum propagandalarında ileri sürdükleri görüşlerden oluşuyor.
1-Türkiye ve Türk halkına duyulan nefret bu faktörlerden bir tanesi oldu. Muhafazakâr ve milliyetçi İngiliz’ler Türkiye’nin AB’ye üye olmasını istemiyorlar. Türkiye’nin AB’ye üye olması onları her zaman ürküyordu. Türkiye’nin üyesi olduğu bir birlikte bulunmayı, milliyetçi İngiliz’ler ulusal değerleri, tarihsel imajları ve güncel çıkarlarıyla bağdaştırmıyor. AB’ye hayır diyen politikacılar propagandalarında Türkiye’nin Avrupa medeniyeti için demografik ve kültürel bir tehdit olduğunu söylüyorlar.
İngiltere Başbakan’ı D. Cameron’un “Türkiye ancak üç bin yıl sonra AB’ye üye olabilir” şeklindeki alaycı ve tahkir edici ifadeleri, Türkiye’de başka bir bağlamda tartışıldı. Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’la yapılan sözlü bir düello olarak yorumlandı. Halbuki Cameron, bu ifade ile Türkiye’nin AB’ye üye olabileceğini ileri süren ve halkı bundan dolayı AB’ye hayır kampanyasına ikna etmek isteyen ulusalcı ve muhafazakâr İngiliz’leri susturmak istiyordu. Onlara; korkmayın, kaygılanmayın, Türkiye asla AB’ye üye olamayacak diyordu, bu ifadelerle. AB karşıtı İngiliz’ler Türkiye’ye seçim süreci boyunca sürekli hakaret ettiler. Türkiye’den kimse onların bu hakaretine tepki göstermedi. Ama nedense D. Cameron’un Türkiye tehlikesi yoktur, demesi haber oldu. Sonuçta Türkiye ile aynı siyasi çatı altında olmaktan korkan ve bunu ulusal onurları ile bağdaştırmayan İngiliz’ler kazandı. Türkiye korkusu, İngilizleri AB’den söküp çıkardı.
2- Brexit’çi İngilizlerin en önemli gerekçelerinden birisi de İngiltere Meclisi ve hükümetinin ülkedeki yasal egemenlik hakları meselesi oldu. İngilizler; AB birliği kanunlarının ve anayasasının ulusal İngiliz yasalarından daha üstün kabul edilmesini ulusal onurlarına hakaret kabul ediyorlar. Bilindiği gibi, Türkiye’de uzun zamandır uyum yasaları çıkartılıyor. Uyum yasaları, ulusal mevzuatın AB mevzuatına ve müktesebatına uygun olmasını şart koşmaktadır. Brexit yanlısı İngiliz’ler ulusal yasaların en üstün yasa olması gerektiğini ileri sürdüler. Bunun milli egemenlik için şart olduğunu iddia ettiler. Uyum yasalarıyla İngiltere’nin bağımsız ve egemen bir devlet olmaktan çıktığına inandılar. Bu propaganda ile tarih boyunca Avrupa’yı dizayn eden İngiltere’nin küçük düşürüldüğünü ileri sürdüler.
İngilizlerin AB’ye karşı geliştirdikleri bu söylemi, Türkiye’nin kurtuluşunu, tanınırlığını, demokrasisini, küresel bir aktör olmasını, insan haklarına bağlı bağımsız bir ülke olmasını AB’ye girmesine bağlı olduğunu söyleyenlere ve yazanlara hatırlatmakta yarar vardır.
3-İngiltere dışarı/Brexit diyenler, emperyal, oyun kurucu ve saygın bir İngiltere’nin AB gibi ne olduğu belirsiz bir birliğe ihtiyacı yoktur, tezini savundular. Brexitçiler, İngiltere’nin dünyada saygın ve egemen bir devlet olduğun, her yerde oyun kurucu küresel bir rol oynadığını ve AB üyesi ülkelerin İngiltere’nin bu gücünden istifade etmeye hakları bulunmadığına inanıyorlar. Onlara göre İngiltere, hala topraklarında Güneş’in batmadığı muhteşem bir imparatorluktur. İngiltere bizatihi, Avrupa ülkelerinden bağımsız bir şekilde BM’nin, NATO’nun ve birçok küresel kuruluşun egemen kurucu ülkesidir.. Son iki dünya savaşında işgal ettiği ve soğuk savaş döneminde himayesine aldığı birçok Avrupa ülkesiyle eşit şartlarda bir birliğin üyesi olmayı milli onurlarına yedirmek istemediler.
İngiltere, bu tutumuyla önemli bir sorunu gündeme taşıdı. BM, AB, vb. küresel ulus üstü kuruluşların egemen bir iktidara dönüşmesine karşı çıkmış oldular. Uluslararası kuruluşların barış, insanlık, özgürlük, hak ve adalet gibi konularda karar altına aldıkları uygulamaları gereksiz buluyorlar. Hiçbir küresel değerin İngiltere’nin milli onurundan üstün olamayacağını belirtmiş oluyorlar.
Klasik ve modernist söyleme göre İngiltere’nin bu politikası anlaşılabilir. Ama post modern iletişim, ekonomik, teknolojik ve kültürel sosyal ağların ulusal kuruluşlara rağmen varlıklarını geliştirmesi durumu karşısında başarılı olur mu? Sanırım bu konu çok tartışma götürecektir. İngiltere’de modernist kafa post-modern teknolojiler ve iletişim ağları iktidarına şimdilik galip geldi.
4-İngiltere AB’nin ve BM’nin göçmenler ve mülteciler hakkındaki yasal düzenlemelerini kabul etmiyor. AB’nin yürürlükteki resmi yabancı ve göçmen politikalarını, kendi ülkesi için bir tehdit olarak görüyor. İngilizlerin yabancıların göçmen ve mülteci sıfatıyla ülkelerine yerleşmelerini istemiyorlar. İngiltere AB yasalarından yararlanarak topraklarına iltica eden yabancıları kabul etmiyor. İngiltere, AB üyeliğinin devam etmesini durumunu, yabancı, kaçak ve madun yerleşimciler açısından dolaylı fırsatlar yaratığını düşünüyor.
Yeri gelmişken İngiltere’nin yabancı düşmanlığı konusundaki politikasının antropolojik geçmişi hakkında da bir not düşelim. İngiliz kültürü hegemonya kurma konusunda karşı tarafı entegre etmeyi ırksal varlığı için bir tehdit olarak görür, onları İngiliz kültürüne entegre etmez. Buna karşılık kıta Avrupa’sındaki ülkeler emperyal statülerini ve söylemlerini, karşı tarafı entegre daha doğrusu asimile ederek gerçekleştirir.
İngiliz’ler bu özellikleriyle Japon’lar gibi dünyanın en ırkçı milletlerinin başında gelirler. Sömürgecilik dönemi boyunca İngiliz’ler işgal ettikleri bütün ülkelerin halklarını zorunlu itaate tabi tuttular. Onlara sosyal, siyasal ve kültürel blokajlar uyguladılar. Bu blokajlara razı olmayan ABD yerlisi halkları ya doğrudan ya da dolaylı olarak soykırımdan geçirdiler. Mesela Yeni Zelanda ve Avustralya yerlileri ile ABD’deki Zencilerin varlıklarını günümüze taşıyabilmeleri bu ırkçı blokaja razı olmalarından dolayıdır. Yine hatırlatmakta yarar var. İngiltere’nin bu ırkçı politikası Türkiye’ye ademi merkeziyetçilik, özgürlükçü demokrasi veya liberalizm olarak aktarıldı ve okutuldu.
İngiltere’nin göçmenler konusundaki kaygısı bu ilkel ırkçı anlayıştan kaynaklanmaktadır, denebilir.
5-İngiltere; ekonomik, kültürel, siyasal ve bürokratik konularda ortak karar alamayan AB’yi gereksiz ve hantal bir bürokratik kuruluş olarak görmektedir. Her şeyin sürekli yenilendiği bir dünyada AB’nin bürokratik yapısı ivedi kararlar alamıyor. Birçok işlemi sadece tartışır, süreç olarak gündemde tutar. Sonuç odaklı bir işlem yapamaz. Çünkü AB mevzuatı ve bürokrasisi bu durumu zorunlu kılmaktadır. Aşırı bürokrasiye boğulmuş bir sistemle ülkenin idare edilemeyeceğini, işleri sürekli olarak süreçlere ve söylemlere bırakacağını düşündüler.
AB’ye AB bürokratik yapısından dolayı karşı çıkan İngiltere’nin bu tutumunun gerisinde de önemli zihniyet farkları bulunuyor. İngilizler liberal ve vahşi kapitalizmin ABD’deki kurucularıdır. Kanun çiğnemeyi, bürokratik işleyişi bozmayı bu zihniyet normal karşılar.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki; İngiltere klasik ayrımcı ve kendine hayran İngiliz kültürüne göre davrandı. Ulusal onuru insan haklarından daha çok tercih ettiğini bir daha deklere etti. Türk-İslam tehlikesine karşı hassas olduğunu bir daha göstermiş oldu. AB ülkelerini ise sosyal demokrasi, insan hak ve özgürlükleri alanındaki siyasi söylemlerinden dolayı saf bulduğunu referandumla pekiştirmiş oldu. Post modern iletişim ağlarıyla kurulan ve iletişim teknolojileriyle desteklenen gayrı resmi düzene direneceğini açıkça ortaya koydu. İngiltere bu tutumuyla tarihi tersine çevirebilecek mi bilinmez, lakin tarihi metaforları ve nefretleri yeniden canlandırmak istediğini açıkça ortaya koydu..

]]>
https://haciduran.com/brexit-ingilterenin-turk-korkusu/feed/ 1
Ramazan’ın Zamanı https://haciduran.com/ramazanin-zamani/ https://haciduran.com/ramazanin-zamani/#comments Fri, 10 Jun 2016 13:16:57 +0000 http://www.haciduran.com/?p=963 Read More »]]> IMG_0511Ramazan, Kuranı kerime ulaşmanın şükrüdür. Bu şükrü eda etme biçimlerinden bir tanesi gün boyunca her an tutulan oruçtur.  Oruç ibadeti, o kadar etkili bir şükür biçimidir ki, aynı zamanda günahlarımıza, yalanlarımıza[1], tembelliğimize, yoksulluğumuza kusurlarımıza ve suçlarımıza[2] bedel oluyor. Yani hem bir ibadettir, hem de günahlarımızın ve suçlarımızın kefaretidir.

Ramazan, alemlere rahmet olarak gönderilen Kuran’ın;  indirildiği açıklandığı bir aydır.  Oruçlunun şükrü bir taraftan insanın sağlığına, bedenine, takatine, yeme içme nimetine duyulan şükrün bir diyetidir; diğer taraftan Allah’ın sözlü ayetlerinin bir karşılığıdır. Yani oruç hem hale teslim olmaktır, hem de kelamı kadime mukabele etmektir. Yüce Allah’ın kelamını, oruç tutarak Allah’ın âdetine, yani halimizi hale bırakmış ve tahvil etmiş oluyoruz. Bedenimiz oruç tutmakla, İlahi lütfün bir karşılığı olarak kendini sadece kulluğun tesbihatına bırakmış oluyor.

İnsan Allah’ın Kevni ve fiili ayetleriyle her zaman muhataptır.  Ama bu ayetleri anlama bilincine maalesef insan her zaman ulaşamıyor. Görünenler, yaşananlar ve yapılanlar, insanda alışkanlık peydah ediyor. Bu alışkanlık, Yüce Allah’ın tabii ayetlerini gözlemlemeyi unutturabiliyor. Çoğu kerede unutturuyor. Bundan dolayı insan nisyan ile maluldür, denmiştir. Oruç insanın kendini dinlemesi, istikbal kaygısından arınması ve Allah’ın lütfunu idrak etmeye yönelmesidir.

Unutmaya ve alışkanlığa karşı insanın kendini eğitmesi gerekir. Nefis terbiyesi; oruçla sade ve yavaş yavaş, riyaya ve başka insanların yönlendirmesine ihtiyaç duyulmadan gerçekleşir. İnsanın; insan olma bilincini canlı tutması lazımdır.  Bu bilinç dinamik izleme, yani temaşa ile gerçekleşir, var olur ve yaşanır. Oruçlunun Kuranı okuması, anlaması ve kendini onunla zamana göstermesi gerekir. Malum olduğu üzere, yüce Allah’ın doğal sünneti ve nimeti insanın uyanışına yetmiyor. Kuran okumak, dinlemek ve Kuranın mahrem kıldıklarına bağlı olarak yaşamak Allah’ın kelamına mukabele etmektir.

İnsan İlahi Söz’e, yani Kuran’a muhtaçtır. İlahi Söz’le; ne olduğunu, bilgisinin sınırlarını, ne yapabileceğini ve neyin aktörü olduğunu anlayabilir. Kelamullah insana kimliğini hatırlatan ve gösteren ayetlerdir. İşte ramazan bu Yüce Söz’e ulaşmanın heyecanını duyumsamadır, hissetmedir. Allah’ın kelamına ulaşmanın şükrü, ancak bir aylık bir oruçla kısmen de olsa eda edilebiliyor.

Oruç, dolaşımdaki belirli günlerin ibadetidir. Yani bütün zamanların zamanıdır. Bir taraftan “sayılı günler” diğer taraftan bu günlerin yılın bütün mevsimlerine 33 yılda bir defada olsa dağılması, Ramazan ayını zamanın bir parçası olmaktan çıkartıyor, bütün zamanları tayin eden bir zamana dönüştürüyor. Belirli bir aralıkta tutmuyor. Onu belirli bir mevsimin veya zamanın renklerine bağımlı olmaktan çıkartıyor. Ramazan bu bakımdan tıpkı Kuran gibi zamanın içinde ama zamanı da aşıyor. Yani her Ramazan yeni bir başlangıçtır, her oruç yeni bir arınmadır. Bize tekrar gibi, öncekinin benzeri gibi görünen hiçbir gün, bir önceki gün değildir. Dolayısıyla her gün yeniden oruca başlıyoruz, yeniden iftar ediyoruz. Orucun her bir saniyesi ciğerlerimize çektiğimiz nefes gibidir. Nefes alırken hava çekeriz, oruç tutarken dua çekeriz. Nefeslerimizi veririz, çünkü fazlasını yüklenecek takatimiz yoktur. Ama içselleştirdiğimiz duayı ne kadar yüklenirsek o kadar hafifleriz. O kadar daha çok isteriz. İşte orucun zamanı, sonsuz anlardan oluşan duaların, çağrıların, inayetlerin ve taatların zamanıdır.

İnsan ne kadar yavaş hareket ederse o kadar çok yaşadığını hisseder ve algılar. Buna karşın ne kadar hızlı hareket ederse o kadar az yaşadığını düşünür. Hatta hızlandıkça düşünme melekesini tamamen yitirir.  Bu durum ışık hızına yakın bir hızla seyahat eden adamın yaşadığı paradoks gibidir. Çok mesafe alırsınız. Ama gezdiğiniz hiç bir yeri hatırlamazsınız. Dolayısıyla yaşamamış olursunuz.

Aymatov’un “gün olur asra bedel” romanını okuyanlar fark etmiştir. Öyle bir anda öyle bir geçmişi hatırlarsınız ki, anlatmaya kelimeler kafi gelmez. Bütün hayatınızı o anın içinden duyumsarsınız. Kat ettiğiniz mesafeleri, gördüğünüz geniş coğrafyaları ve yaşadığınız her şeyi görmek için, durmak gerekir. Seyretmek lazımdır. O zaman Aymatov gibi algılarsınız, Yunus gibi, yaratılanı yaratana atfedersiniz, Mevlana gibi yılları kederinden inleyen bir nağmeye sıkıştırırsınız. Orucun zamanı işte böyle bir zamana kapı açıyor, yemiyorsunuz, içmiyorsunuz, okuyorsunuz, hissediyorsunuz, yavaşlamanın asgari biçimlerine doğru seyre çıkıyorsunuz.

İnsanın bazen yavaşlaması, kendi üzerinde düşünmesi, kimliğini idrak etmesi, varoluşunun nedenlerini anlamaya çalışması gerekir. Bunu yapmadığı müddetçe yaşadığını fark etmez; hep yaşayacağını umduğu ve ne olduğunu bilmediği meçhul bir zamanın peşinde seğirten bir meteor gibi koşturur. Meteorun hareketi şeytanın hareketinin bir misalidir. İnsanın koşturmaktan geri durması, durup düşünmesi, bilmesi ve öğrenmesi gerekir. Kendi üzerine düşünen nefis kendi zamanına yönelir ve kendi zamanını yaşar. Allah Ramazan ayı oruçlarıyla bunu müminlere her yıl yeni bir zamanda yeniden tekrarlatıyor. İşte Ramazan’ın zamanı böyle bir vakittir.

Ramazan’ın her bir anı ramazan dışı anların binlerce anları kadar geniştir, rahmetle doludur. Bu rahmeti seyretmek için yavaşlamak, hatta durmak gerek. Oruç sadece yeme ve içmeyi sınırlandırma bile olsa yine de bedeni durdurup seyre çıkmaya kâfidir. Ama oruç sadece yemeyi ve içmeyi sınırlandırma değildir, Kuran okumaktır, mukabele yani Allah’ın kelamına karşılık vermektir.

Allah’ın kelamı Allah’ın sevgili Resulüne yirmi üç yılda ayet, ayet; sure, sure ve harf, harf indi ve tamamlandı. Ama her Ramazan’da Kuran’la mukabele eden müminin gönlünde harfler, ayetler ve sureler yenilenmiş bir kul bilincini yeniden inşa eder.

Ramazan’ın zamanında her bir günümüz, Ramazan dışı zamanın binlerce gününe denktir. Çünkü oruç tutarak bilinci dünyevi ve deni zevkten kurtarıyoruz. Bilinci özgürlüğüne kavuşturma sınırlarına doğru yönlendiriyoruz. Böylece bilinç varoluşunun gizemlerine erme imkânı buluyor.

Ramazan’ın zamanı hakkında hiçbir zaman son söz söylenmeyecektir. Çünkü her bir günün orucu her zaman yepyeni bir günü inşa ediyor. Her zaman her şeyin en doğrusunu Rahman ve Rahim olan Allah bilir. Bizim Ramazan’ın ve orucun zamanı hakkındaki bilgimiz, beşeri bir temsil olmaktan öte bir şey değildir. Cenab-ı Hakktan bütün müminlere oruç tutmayı nasip etmesini diliyorum. Oruç sağlıktır. Tefekkür etmektir. İbadet zamanıdır. Zamanın ibadettir.

[1] Maide 89

[2] Nisa 92

]]>
https://haciduran.com/ramazanin-zamani/feed/ 4
Sistemsiz Eğitimin Ahlakı https://haciduran.com/bilim-ve-ahlak/ Fri, 20 May 2016 19:02:25 +0000 http://www.haciduran.com/?p=942 Read More »]]> image

Türk eğitim sistemi kavramı içeriksizdir. Çünkü Türkiye’de Osmanlı’nın son yüzyılından günümüze kadar, en çok müdehale edilen alan eğitim olmuştur. İstikrarsızlık hem okul kademelerinde, hem müfredatlarda hem de eğitim yönetimi alanında sürekli tekrarlanıyor. Baran dergisinin benimle yaptığı röportajdan:

Baran: Yazılarınızda eğitim meselesine dikkat çekiyorsunuz. Biz de bu meseleyi daha önce kapağımıza taşıdık ve işledik. Türk eğitim sisteminde umumî olarak temel problemler nelerdir?

Türk Eğitim Sistemi kavramı, içeriksizdir.
Eğitim konusunu tartışmaya açtığınız için teşekkür ederim. Öncelikle bir “Türk Eğitim Sistemi” kavramının sorunlu olduğunu düşünüyorum. Çünkü eğitim sistemi kavramı, tabandan tavana birbirlerini besleyen ve destekleyen süreçlerin zamana ve değişen şartlara bağlı olarak canlı bir organizma gibi varoluşunu sürdürmesi anlamına gelmektedir. Türk eğitim sistemine bu açıdan bakıldığında ciddi mantıksal çelişkilerle karşılaşmaktayız. Mesela Türk eğitim sistemi kavramsallaştırmasını Klasik Osmanlı geleneğinden başlattığımızda, bu geleneğin 18. Yüzyıldan itibaren bozulduğunu, mevcut eğitim yapısı ile organik bağı olmayan eğitim ortamlarının devreye girmeye başladığını görmekteyiz.

Yabancıların rahatlıkla okul açması bir eğitim sisteminin yokluğuna işarettir
Özellikle 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı ülkesinde yabancıların açtıkları okulların resmi Osmanlı okullarından ve Müslüman halkın girişimi ile kurulan medrese gibi okullardan daha fazla arttığı kaynaklarda belirtilmektedir. Yine Tevhidi tedrisat kanunu çıktığında Türk Okulu denilen eğitim kurumlarının alaylı ve mektepli olarak ayrı kulvarlarda eğitim verdiklerini ve okumuş kesimlerin birbirilerine tamamen yabancılaştıklarını da müşahede etmekteyiz.
Yani Tevhidi tedrisat kanunu 1924 yılında çıktığı zaman Türkiye’de üç tarz okul vardı
. Bu okulların programı ortak bir eğitim siyasetine göre düzenlenmemişti.
Toplumun seçkin kesimleri çocuklarını Tevhidi tedrisat kanunundan önce misyonerler tarafından yönetilen yabancı okullara gönderiyordu. Orta sınıf diyebileceğimiz mütedeyyin halk ise çocuklarını ya resmi devlet okullarına gönderiyordu, yada büyük çoğunluğu vakıf medresesi statüsünde olan ve devlete doğrudan bağlı olmayan din öğretimi okullarına yönlendiriliyordu.
Tevhidi tedrisat kanunu eğitim faaliyetlerinin tümünü doğrudan doğruya Maarif nezaretine bağladı. Vakıflara ve tekkelere bağlı okullar ya kapatıldı, ya da bina olarak Maarif nezaretine bağlandı. Yabancı okulların da büyük kısmı kapatıldı. Yabancılara tanınan okul açma imtiyazlarının çoğu lağv edildi. Çok az bir kısmı faaliyetlerine devam edebildi.
Dolayısıyla Türk Eğitim sistemi kavramsallaştırmasına Osmanlı yıllarını eklediğimizde kendi içinde bir sistem görünümü vermeyen farklı eğitim kurumlarının olduğunu görmekteyiz
. Yani eğitim kurumları resmi olarak bir yapının uzantıları değildi. Yabancı okulları bir yana bıraktığımızda bu kez Müslüman unsurların okullarında da ortak bir hedefin varlığı yoktu. Resmi devlet okullarından yetişme aydınlarla medreseliler arasında bile ortak bir eğitim anlayışı bulunmuyordu. Her iki grup kamusal alanlarda birbirleriyle çatışıyordu.
Bu durum Osmanlı dönemi için çok daha farklı örneklerle gösterilebilir.
Sorunuzun cevabını Tevhidi tedrisattan sonra yasal olarak sistemleştirilen dönemden sonraki uygulamaları düşünerek ele almak gerekir. Cumhuriyet tevhidi tedrisat kanunu ile bir Türk eğitim sistemini yeniden kurmayı denedi. Bu amaçla bütün okulları Maarif Nezareti’ne bağladı. Bütün okulların eğitim dilinin Türkçe olmasını zorunlu kıldı. Okul müfredatlarının tümü bakanlığa bağlı olarak hazırlandı. Bunu yaparken Osmanlı devletinin resmi okulları ve batı ülkelerinin, özellikle Almanya’nın eğitim uygulamalarını örnek aldı. Bütün eğitim çalışanları devletin resmi çalışanı statüsüne kavuşturuldu. J. Dewey gibi eğitim uzmanlarının görüşlerine başvuruldu. Ancak etkili bir okullaşma sürecinin gerçekleşmediğini de görmekteyiz.
Ankara ve önemli kentlerde yeni okullar açılmakla birlikte bu okulların 1925’ten itibaren artan nüfus artışına göre ihtiyacı karşılamaktan uzak olduğu da bir gerçektir. Mesela Adıyaman düzeyinde okullaşma oranlarına baktığımızda Osmanlı devletinin yıkıldığı yıllarda mevcut olan Osmanlı resmi okulları ile nüfus oranına baktığımızda Cumhuriyetin bu oranı ancak 1965’ten itibaren yakalayabildiğini görmekteyiz.

Osmanlı devletinin son 25 yılındaki okullaşma oranları Cumhuriyetin ilk 25 yılındaki oranlarından daha yüksektir. Tevhidi tedrisat başlangıçta resmi olmayan okulları kapattı. Ama resmi okulların kapasitesini artan nüfusun ihtiyaçları doğrultusunda arttıramadı.
1950’li yıllara gelindiğinde, gerek harf devrimi, gerek dayatılan yeni eğitim ideolojisi gerekse yeterli okulun yapılamaması ve yeterli sayıda öğretmenin tayin edilememesi eğitim alanında Türkiye’de büyük bir boşluğun ortaya çıkmasına neden olmuştu.
Cumhuriyetin bir Türk eğitim sistemi inşa etme konusundaki tutumu ve girişimi çok radikaldi, ideolojikti ve bürokratik bir otoriteye dayalıydı. Bundan dolayı beklenen başarıyı gösteremedi
.

Cumhuriyetin eğitim sistemi inşa etme konusundaki radikal tutumu, yeni okulların açılmasına ve kısa süre sonra kapatılmasına neden oldu. Üniversite hocalarının Koministlik, Gericilik(İslamcılık) ve Türkçülük gibi gerekçelerle görevlerinden atılmalarını, sürgün edilmelerini beraberimde getirdi. Köy enstitülerinin, Yüksek öğretmen okullarının İmam-Hatip okullarının ve son yıllarda önce teşvik edilen dershanelerin ve özel okulların başına gelenler bu radikalizmden kaynaklanmaktadır.
Günümüze gelirsek, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren yapılan icraatları bakıldığında, eğitim çalışanları tarafından benimsenmiş bir Türk eğitim sistemi kavramsallaştırmasının nisbi olarak mevcut olmadığını söyleyebiliriz. Her hükümet kendine göre yeni bir sistem öneriyor ve uygulamaya koyuyor. Ders müfredatları bir temele ve ilkeye bağlı olarak yenilenmiyor. Her program yapan grup, sanki yeni bir şey icad etmiş gibi davranıyor.
1965’lerden itibaren mesleki eğitime önem veren bir anlayışın mevcut olduğunu görüyoruz. Ancak 1990’lardan günümüze gelindiğinde bu anlayışın terk edildiğini görmekteyiz. 60’lı yıllarda kurulan ve kurumlaşan meslek okulları, 90’lı yıllardan sonra nerdeyse kapatılacak duruma getirildi. Bundan dolayı mesleki eğitim alanında Türkiye ciddi bir sorun yaşamaktadır.
Çok tuhaftır 90’larda laikçi kesimler mesleki eğitimi etkisiz hale getirirken günümüzde İslamcılar mesleki eğitimi yıkıyor. Yani eğitim yapısındaki bozulmanın suçlusu sadece laik gruplar değildir, İslamcılar da onlar gibi davranıyor. Ama siyasi ve ideolojik alanda her iki iktidar söylemi birbiriyle savaşıyor. Cehalet böyle olur
.

Eleştirel bir eğitim kültürü yok.

Son 15 yıllık uygulamaya baktığımızda yine benzer tuhaflıkları eğitimle ilgili her alanda görmekteyiz. Ders kitapları çelişik malumatla doludur. Özellikle dini, felsefi, sosyal, tarihi ve ahlaki alanla ilgili dersler alanında ciddi bir boşluk var. Bu dersler kendilerinden beklenen değerleri ve rolleri yerine getiremiyorlar. Bunun üzerinde ciddi manada duran bir eleştirel eğitim kültürü de mevcut değildir.
Konu hakkında bir araştırmam olmamakla birlikte, şunu söyleyebilirim, son yılların eğitim politikaları konusunda karar verenler ve bu derslerin içeriğini hazırlayanlar ilmi olarak yeterli bir donanıma sahip değiller. Aksi takdirde böyle güçlü bir iktidar ve halk desteği varken bu kadar garip kararlar alınmaz, yürürlüğe konmaz.
Türkiye’de liberal politikaların ekonomik alanda benimsenmesinden bu yana eğitim sisteminde, öğrenmeyi, terbiyeyi, mesleki becerileri geliştirmeyi birincil amaç gören bir eğitim uygulaması fiilen ortadan kalkmış görünüyor.
Öğretmenlerin ve üniversite hocalarının büyük çoğunluğu yönetici olmak istiyor, müdür olma ve rektör olma çabasındadır. Bir kısmı da kamu sektörünün değişik kademelerinde bürokrat olmak için karar verme mevkiinde olan siyasi mekanizmalarla işbirliği içindedir. Öğretmenlerin ve üniversite öğretim üyelerinin bu yönelimi, onların öğrenmeyi ve öğretmeyi sevmediğini, emir almayı ve vermeyi tercih ettiğini göstermektedir. Konuyla ilgili araştırmalara bakıldığında muhafazakar, liberal ve laik kesim farkı olmaksızın böyle bir eğilimin var olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum eğitim sisteminin iç dinamiklerinin nerdeyse devre dışı kaldığına işaret etmektedir.
Baran: Çocukların yetiştirilmesinde ailenin payı malûm. Tüketim kültürünün bünyemize iyice sirayet etmesi ile beraber aile müessesesi de temelden sarsılmaya başladı. Geçmişteki “aile” mefhumu ile bugünkü “aile” mefhumu arasında ne gibi farklar var
?
H. Duran: Aile sadece milli bir toplumun inşası ve ulusal değerlerin aktörü veya faili olma vasfıyla değil, genel olarak kişi sağlığı, eğitimi, gelişimi, güvenliği ve aidiyeti için de zorunlu ve gerekli bir sosyal kurumdur. İnsanın yaratılışının ve Allah’ın halifesi olmasının zorunlu beşeri şekillerinden birisidir.
Yani insanın yaratılışı ve insanın Allah’ın halifesi olması nasıl ki Sünnetullah’ın ve Adetullah’ın bir tecellisi ise, Aile de insanın yetişmesi ve kemale ermesi için Sünnetullah’ın beşeri, yani sosyal alandaki bir tecellisidir. Aile Sünnetullah’ın sosyal bir tezahürüdür, fenomenidir. Bu bakımdan hayatın başından günümüze kadar insanlar hep aile içinde doğdu, büyüdü, gelişti, kemale erdi. Din, kültür, teknoloji, coğrafya ve zaman farkı olmadan bu durum hep böyle oldu.
Fakat modern teknolojiler, eğitim uygulamaları, ikonalar üstüne kurulu olan siyasi iktidar söylemleri ve icraatları, ekonomik örgütlenmeler ve uygulamalar ve aşırı tüketim propagandaları doğrudan doğruya aileye bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde saldırıyorlar.
Mesela iş hayatı aileyi çocuklarına bakamayacak şekilde düzenlenmiştir. Kadınlar ve erkekler ayrı iş ortamlarında çalışıyorlar. Günün ortalama dokuz saatini aile dışında ayrı ortamlarda geçirmek zorundalar. Her iki çiftin iş çevresindeki iletişim ağlarıyla geçirecekleri zamanı da buna eklerseniz, ekonomik şartların ve çalışma ilişkilerinin eşlerin ve çocukların bir aile hayatı yaşamalarını zorlaştırdığını müşahede ederiz.
Ailenin kendi kendini eğitmesi ve çocukları terbiye etme işlevi,ikinci olarak modern okul anlayışlarıyla sarsıntıya uğramıştır. Çünkü bütün ülkelerde, muhafazakar değerlere vurgu yapan iktidarlar bile çıkarttığı yasalarla çocukları aile dışında eğitmeyi hedeflemektedir. Bu durum annelerin ve babaların çocuklarına geleneksel terbiye verme imkânlarını ortadan kaldırmaktadır.
Ne kadar erken yaşta okula gidiliyorsa o kadar az geleneksel eğitim veriliyor demektir. O kadar çok doğal öğrenme ve eğitimden uzaklaşılmış oluyor. Yani daha somut bir örnekle şunu diyebiliriz: Doğal yetişen bir hıyar ile genetiği değiştirilerek veya hormonla yetiştirilen bir hıyar arasındaki fark ne ise aile, akran, mahalle ve akraba çevresi değerleriyle yetişen bir çocukla, planlanmış bir eğitim ortamında yetişen bir çocuk arasındaki fark odur.
Türkiye gibi ülkelerde yukarıda belirtildiği gibi, okul sistemi ne doğru dürüst mesleki eğitim verebiliyor, ne de ahlak eğitimi verebiliyor. Buna karşın çocukların terbiyesi yasa ile okula tevdi ediliyor. Haliyle psikolojik ve sosyal bir yetersizlikle çocuklar erken yaşta yüzleşiyorlar.
Bu sorunu çözmek için son yıllarda Türkiye’de okullara “değerler eğitimi” dersi konma girişimleri başladı. Bu girişimin kendisi bile Türk Eğitim camiasının karar mercilerinin değerlerin ne olduğunu ve nasıl edinildiğini bilmediklerini gösteren basit bir örnektir
.
İnsanlar değerlere göre davranmayı spor yaparken, çalışırken, üretirken ve hayatın kendisini yaşarken öğrenirler, Annemizden, babamızdan, akranlarımızdan, dost ve sosyal çevremizden bu değerlere göre davranmayı öğreniriz. İnsanlar matematik, fizik, kimya, sanat ve meslek öğrenirken değerlere göre davranmayı da öğrenirler. Ancak eğitim sisteminin genel mantığı ve fiili uygulamaları tabii yollarla insanların faziletlere göre davranmalarının sağlanması yetkisini eğitim aktörlerine vermiyor.

Değerler eğitimi resmileştiyse değer ortadan kalkmıştır.
Bir ders olarak “değerler eğitimi” dendiğinde bu işin bilimi ön plana çıkar. Bu da sadece öğrenmeyle ilgili bir yeterlilik sağlar. Ahlak ve terbiye yeterliliğine katkı sağlamaz. Din bilgisi, psikoloji ve sosyoloji bilmekle insanlar dindar, kişilikli ve sosyal olmazlar. Dini bilgiye göre davranmaya klasik İslam geleneğinde “İlmihal İlmi” yani dini davranışı edinme tekniği ve uygulamaları denilmiştir.
Burada bir bilgi tüketimi durumu ile karşılaşmaktayız. Yani insanlar uygulamasını yapmadıkları, kullanmadıkları ve hiçbir zaman da kullanma fırsatı bulamayacakları bir bilgi edinmiş oluyorlar.
Çağımızda Tüketim bir şeyi alıp kullanma anlamında değildir. Tam tersine tüketim alıp kullanmamak demektir
. Yani kullanmayacağımız şeylerin peşinde koşmaya tüketim diyoruz. Burada gereksiz bir biriktirme ve yığma söz konusudur. Bu durum giyim, gıda, taşıt, enerji ve iletişim teknolojileri tüketimi alanında da böyledir.
Ama asıl yıkım “bilgi tüketiciliği” alanında karşımıza çıkmaktadır. Çünkü bilgi tüketim araçları ve piyasaları sürekli bir şekilde insanlara bilgi sunuyorlar. Bu bilgilerin bir gerçeği ifade edip etmediğini denetleme imkânı bile yoktur. Çünkü kimsenin yeterli zamanı mevcut değildir. Öğrenildiği var sayılan hiçbir bilgi üzerinde düşünme imkânı kalmamıştır. Ama her bilgiyi de başlığına bakarak paylaşabiliyoruz, arşivliyoruz, biriktiriyoruz. Bu durum insanı tamamen bir robota dönüştürmektedir. Bundan dolayı dünya tarihinin hiç bir döneminde insanlar günümüzde olduğu gibi, “uydurulan yalanlarla” kandırılmadı.
Bizim eğitim müfredatımızın içeriğine bakılırsa böyle bir durum çok net bir şekilde görülür. İnsanlar dindar değilse, din öğretelim, insanlar ahlaklı değilse ahlak öğretelim deniyor. Ama bu çözüm değildir. Çünkü dindar ve terbiyeli olmak bir bilgi konusu değildir. Bir davranış ve ilmihal konusudur, terbiyedir, talimdir, adaptır, muaşerettir.
Türkiye’de eğitimde insani, ahlaki ve hürmete layık bir eğitim girişimi için, öncelikle eğitimin gerçek ve yasal aktörlerinin işbirliği, sevgi, verimlilik, hürmet, saygı ve önderlik maharetlerinin devreye konması gerekir. Öğretmenler öğretmen olduklarından dolayı onur duymalıdırlar.
Öğretmenlerin mesleklerini sevmesi, kendilerini güvende hissetmesi, birbirleriyle işbirliği yapması sağlanmalıdır. Çünkü aile liberal ekonomi politikalarından ve yasal uygulamalardan dolayı zaten işlevsiz kalıyor.
Oysa gördüğüm kadarıyla üniversitelerimizde ve okullarımızda bürokratik makamları sağlama alıp eğitim çalışanları üzerinde tahakküm kurma çabaları var. Bu durum hiçbir zaman sonuç getirmez, bunalımı arttırır. Şimdiki müdürler, rektörler ve siyasetçiler sadece bir dönem güç kullanma hazlarını tatmin etmiş olurlar. Eğitim bürokrasisi eğitimden daha önemli ve cazip olmuştur.
Baran: Aile mefhumundaki bu bozulmanın önü nasıl alınabilir? İdeal aile nasıl olmalıdır
?
Bundan 50 sene önce böyle bir soru için çok daha umutsuz bir cevap verirdim. Çünkü o yıllarda üretim araçları tekeli vardı. Entegre çalışma sistemleri egemenliği bulunuyordu, çalışmanın ve üretmenin sadece başkalarının kontrolünde yürütülebileceğine dair bir kanaat vardı. Ulusal eğitim politikaları aşılmaz kabul ediliyordu, ideolojik ve doktriner tutumların kalıcı sosyal ve siyasal örgütlenmelere dönüşeceği var sayılıyordu. İbahiliğin ve hayatın keyfini çıkarmanın en önemli amaç olmasına dair yaygın bir kanaat vardı. Sermaye doyumsuz patronların güdümündeydi. Kalkınma dini manada kutsal bir faaliyete dönüşmüştü. Ne kadar dünya kazanırsak, o kadar Allah rızası kazanılacağına dair yaygın bir kanaat vardı. Bu kanaatlerin tümü de Sünnetullah’a saldırı niteliği taşımaktadır. Bundan dolayı aileyi tabiatları gereği ikinci plana atmışlardı.
Ama günümüzün üretim teknolojileri 50 sene önceki beklentileri yıkıyor. Sermayenin bir patronun mülkiyetinde olma tekeli kırıldı. İnsanların toplu ortamlarda çalışma gerekliliği ortadan kalkıyor. Çalışmak ve üretmek için mutlaka aile ortamı dışına çıkma gerekliliği azalıyor.
Eğitim teknolojileri alanındaki yenilik kampus tarzı okulları gerekli olmaktan çıkartıyor. Modern okul sistemlerinin insanları eğitme konusundaki başarısızlığı, eğitim ortamlarını tekelleştirmeyi ortadan kaldırıyor. Yeni üretim teknolojileri ve işletme anlayışları insanların kendi başlarına küçük işletmelerde ve okullarda çalışmasına ve ailelerine zaman ayırmasına fırsat tanıyor. Aile üyelerinin hep birlikte seyahat etme, bir iş ortamında çalışma imkanı doğuyor. Yani ekonomik, sosyal ve siyasi şartlar aile lehine yeni fırsatlar inşa ediyor. Bu durum Türkiye’de henüz net olarak görülmüyor. Ama dördüncü sanayi devrimi denilen süreç bir çok gelişmiş ülkede etkin bir şekilde iş hayatında görülmeye başlanıyor. Bu süreç insanların aileleriyle sosyal olarak daha fazla zaman geçirmelerini sağlayacak nitelikler taşıyor.
Günümüzde aileyi ilerde etkileyecek olan en önemli tehditler, “bilgi tüketiciliği”, propaganda ve aile dışı grupsal bağlılıklar alanlarında ortaya çıkacak gibi görünmektedir.

Çünkü hiçbir şeyin hazzına varmadan haz almış gibi yaşamak, hiçbir şeyi düşünerek öğrenmeden öğrenmiş gibi bir statüyü işgal etmek insan sağlığı, toplum barışı ve aile değerleri açısından önemli tehditlerdir. “Bilgi tüketiciliği”, propaganda ve aile dışı grupsal aidiyetler insanlara bunları sunuyor ve çok etkili bir propaganda yapıyorlar.
Günümüzde ideal değil de istenen bir aile diyelim. Çünkü ideal her zaman muhayyel bir şeydir. Yani olmayacak bir şeyi talep etmektir. Oysa istenen dediğimizde Cenabı Hakkın bize sunduğu imkânlar çerçevesinde yapabileceklerimizi düşünerek karar vermek gerekir. Bu bakımdan düşündüğümüzde, evlilik yaşının erkene alınması konusunda çaba sarf edilmelidir. Çocuk bakımı, terbiyesi ve gelişimi için anneler ve babalar aktör olarak öncelikle muhatap alınmalıdır, genel eğitim politikaları değil.
Kent mimarileri aile mahremiyeti açısından aşırı kapalı bir görünüm vermektedir. Bütün apartmanlarda ailecek bir araya gelinecek ortamlar inşa edilmeli. Çocukların komşu çocuklarla sosyalleşmesi ve akranlarıyla buluşması apartmanlarda ve sitelerde sağlanmalıdır. Bu ortamlar aynı zamanda ailevi ilişkilerin ve etkileşimlerin olmasını da kendiliğinden sağlayacaktır. Öğretmenlerin ve eğitim uzmanlarının okullara değil daha çok bir köy niteliğinde olan kent sitelerine tayin edilmesi yoluna gidilmeli. Yerinde öğretim diyebileceğimiz bir sürecin alt yapısı oluşuyor. Bu aile değerlerinin ve insanlığımızın doğal haliyle yeniden canlanması için önemli fırsatlar sunmaktadır.
Konu hakkında söylenecek daha çok şey vardır. Ama sanırım daha başka sorularınız da olacaktır. Buyurunuz.
Baran: Aileden gerekli eğitimi alamayan fertler okul sıralarında da büyük bir taarruza maruz kalıyor. Türk eğitim sistemi hangi fikre nisbetle fert yetiştiriyor? Olması gereken nedir
?
H. Duran: Haklısınız. Ama sanılanın aksine okullarda çocukları ve gençleri baştan çıkartan uygulamalar, resmi eğitim programları değildir. Bilakis bu programların mevcut aktörlerle, yani eğitim camiasınca etkili bir şekilde icra edilmemesidir
.

Mesela öğretmenlerin ve eğitim yöneticilerinin statüsü, iyi ders verme, öğrenciler için faydalı etkinlikler yapma ve başarılı ilmi değerlendirmeler yapma ile ölçülmüyor. İktidar partisine yakınlık ve iktidar otlakçısı bürokratik bir kulis çevresine ait olmakla ölçülüyor.
Durum böyle olunca, Türk eğitim sisteminin milli eğitim kanununda ve anayasada belirtilen amaçlarını gönülden anlatan bir öğretmen ve eğitim camiası zaten mevcut olamaz. Eğitim kademeleri kendiliğinden bir arpalığa dönüşmüş oluyor.
Bu durumda sorun eğitim sistemindeki amaçlarla ilgili değildir. Zaten bu amaçlara göre ders anlatan bir eğitim camiası mevcut değildir. Sorun okul veya eğitim ortamlarındaki gayri resmi sosyal ağların dolaylı eğitimleri ve propagandalarında ortaya çıkıyor.
Bu sosyal ağlar ise küresel aktörlere bağlı olarak işliyor. Okullar, toplumun genelinin irfanı ile çelişen ideolojik ve heyecanlı sosyal ağların ve örgütlerin yetişme sahalarına dönüşüyor. Bu gruplar aynı zamanda terör kültürünün, satanizmin, anarşizmin, fanatizmin ve kişilik bozukluklarının beslendiği kaynaklardır. Aile ortamı sıcaklığını yukarıda belirttiğim sebeplerden dolayı, yeterli bir şekilde hissedemeyen kişiler açlıklarını bu tür oluşumlara katılmakla gidermeye yöneliyorlar. Bundan dolayı okullar uyuşturucu kültürünün beslendiği en önemli kaynaklar olmaktadır.
Aile ve okul birlikte çalışmalıdır. Bu çalışma sınav başarılarına değil, ahlaka, adaba, girişimciliğe, fedakârlığa, sevgi ve saygıya odaklanmalıdır.
Din öğretiminin, vatandaşlık değerlerinin muhayyel grupsal veya partizan imajlardan arındırılması şarttır. Allah’ın bütün insanlara gönderdiği dinin grupsal imajlara dönüştürülmesi gerçek bir dindarlığın önündeki en önemli engeldir. Çünkü grupsal ve partizan kutsiyetler, grup başarısı için haramı helal sayabiliyorlar. Günah ve sevap davranışların sınırlarına saygı duymuyorlar. Kendi gruplarının ve partilerinin başarısını cihat olarak, vatanseverlik olarak görebiliyorlar.
Hz. Muhammed as. Örnek davranışları bütün öğrencilere örnek olabilecek şekilde anlatılmalı, sunulmalı ve yaşanmalıdır. Maalesef 20. Yüzyılın başlarından bu yana İslami değerler, grupsal veya cemaat tarzı örgütlenmelerin ve partileşmelerin tekeli ile özdeşleştirildi. Bu da Müslüman kitlelerin daha çok yapı bozukluğu krizleri yaşaması ile sonuçlandı.
Olması gereken eğitim camiasının, öğrencilerin annelerine, babalarına saygı duyarak işe başlamasıdır. Bugün resmi eğitim camiasında yer alan dini gruplar dahil, bütün sosyal oluşumlar ve propagandalar öğrencileri aileleri için değil; grupsal ve partizan çıkarları için yönlendirmeyi tercih ediyorlar. Bu gidişatı durdurmak gerekir. İnsanların eve saygı duyması ve evin kıymetini anlaması lazımdır.
Baran: Üniversitelerin içler acısı durumu ortada… Birçok iyileştirme çabasına rağmen bir türlü istenilen sonuca varılamıyor. Bunun sebebi nedir?
H. Duran: Maalesef söylediğiniz doğrudur. Üniversiteler, üniversite yöneticileri, öğretim üyeleri, öğretim elemanları ve öğrenciler dahil kimseyi tatmin etmiyor. Rektörler daha çok yetki istiyor, öğretim elemanları yasal iş güvencesi talep ediyor, öğrenciler ve aileler verilen üniversite eğitiminin işlevsel olmasını umuyor. Ama hiç kimsenin beklentileri karşılanamıyor. Zaten haset, kin, nefret ve makam sevdasından kaynaklanan bu taleplerin karşılanması da doğru değildir. Öğrenci ve veli talepleri düşünülmeye değer amaçlardır.
Üniversitelerin sorunlarını tartışanlar ise konuya ideolojik kavramsallaştırmalar çerçevesinde bakıyor. İslami gruplara mensup çevreler, üniversite camiasının eski zamanlarda aşırı laik ve sol çevrelerin tahakkümü altında olduğunu ve sorunun bundan kaynaklandığını düşünüyor. Laik, liberal, sol ve kemalist kesimler ise, üniversite camiasının yeterince laik, liberal ve kemalist olmadığından kaynaklandığını var sayıyor. Her iki tarafın ileri sürdüğü bu gerekçeler, ilmi değildir, gerçekçi değildir. Bilakis bu gerekçeler sorunun üstünü örtüyor. Nerden bakarsanız bakınız sorunun nerden kaynaklandığını ciddi manada tartışan bir akademik ve siyasi ortam da mevcut değildir.
Üniversitelerdeki sorunun öncelikle bürokratik ve akademik makamların bir arpalık olarak kullanılmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Bu makamları da sağ ve sol farkı olmaksızın bütün kesimler arpalık olarak kullanabiliyor.
Aynı İslami gruba mensup öğretim üyelerinin makam kavgalarından dolayı birbirilerine her türlü iftirayı atabildiklerine şahid olabilirsiniz. Benzer bir durumu iki sosyal demokrat öğretim üyesi arasında da gözlemlemek mümkündür. Üniversite çalışanları arasındaki makam kavgaları önemli bir sorundur. Çekememezlik, haset, buğz ve rakipleri iftira ile dışlama ve üniversiteden uzaklaştırma eğilimi üniversite çalışanları arasında çok yüksektir
.
Bütün dünyada bilinen ve kabul gören bir akademik adap vardır. Bu adabın değerleri bir makale yazan her öğretim üyesi tarafından bilinir. İslam ahlakı ve terbiyesinin eğitim, öğretim ve ilim konusundaki değerleri eğitim camiası çalışanları tarafından biliniyor. Üstelik birçok üniversite hocası bu konularda sürekli kitaplar yazıyor, halka açık konuşmalar yapıyor. Bu duruma rağmen akademik kadroların dağıtımı, bilimsel çalışmaların değerlendirilmesi ve ilmi bilgiye önem verilmesi üniversitelerde hakkaniyete göre gerçekleşmiyor. Her kes bu durumdan şikâyetçidir. Ama eline yetki geçen çok az kimse bu şikâyetleri hatırlayarak ve düşünerek karar veriyor. Türkiye’nin yükseköğretim camiası bu konuda maalesef ciddi hatalar ve yanlışlar yapmaya devam ediyor.
Din, vatan, insan hakları, demokratik değerler, bilimsel değerler ve kemalist ilkeler bu arpalıklarla ilgili mücadelenin üstünü örtmek için kullanılıyor. Akademik yükseltmelerde cemaat, ideoloji vb. faktörler etkili bir şekilde kullanılıyor. Adayların akademik yeterlilikleri göz önünde bulundurulmuyor. Bazı akademik kadroların ilan şartnamelerine bakıldığında nerdeyse alınması düşünülen adayın ayakkabı numarasını bile yazıyorlar. YÖK bu tür şartların öğretim üyesi alımında kullanılmasını engellemek için çok çaba sarf ediyor, ama, üniversiteler yine de bu yola başvurabiliyorlar.
Üniversitelerin iç dinamiklerinde daha çok belli bir makamı ele geçirmek üzere oluşan akademik takımlar etkili oluyor. Konu belli bir iktidar gücünü, statüyü ve arpalığı paylaşmak olunca, aynı ekipte yer alan öğretim üyeleri bir müddet sonra birbirlerine her türlü suçlamayı yapabiliyorlar.
Ben dönemsel şartlara bağlı olarak öğretim üyelerinin en samimi dostlarıyla çatıştıklarını, taraf değiştirdiklerini, sosyal demokratken muhafazakâr göründüğünü, muhafazakâr veya islamcı bir inancı olduğu halde sosyal demokrat bir görüntüyü belli bir menfaat karşılığında verebildiklerini çok gözlemledim. Tartışmalar, akademik ve ilmi konularla alakalı değildir. Kişisel çıkar ve makam düşkünlükleriyle ilgilidir.
Rektörlük seçimlerinde ekipleşen öğretim üyeleri, önce rektörlük seçimlerinde kendilerini desteklemeyenleri taciz ediyorlar, onların görevlerini akademik bir özgüvenle yerine getirmesini yaptıkları tehditlerle engellemeye çalışıyorlar.
Daha sonra da kendi aralarında yetki ve arpalık paylaşımları mücadelesine giriyorlar. Bu rekabetlerin bir kısmını saygıyla karşılayabiliriz. Ama rekabet ve çatışma tarafların yasalara ve akademik değerlere göre davranmasını engelliyorsa, bu çatışmaları ve rekabetleri doğal karşılamak mümkün değildir
. Böyle bir ortamda bilimsel araştırma yapmak isteyenler de bir müddet sonra bunalıyorlar, görevlerini yapamaz duruma geliyorlar.
Daha önce benimle yaptığınız bir mülakatta, 1930’lu ve 40’lı yıllarda da benzeri sorunların üniversitelerde mevcut olduğunu söylediğimi hatırlıyorum. Ama günümüzde o yıllardaki üniversite sorununu tartışanlar, meseleye kesinlikle aktörlerin veya sorunlara neden olanların insan olduğunu düşünerek konuşmuyorlar, sorunun laiklik olduğunu, ideolojik bir bağnazlık olduğunu var sayıyorlar. Bu varsayıma dayanarak şimdilerde yapmak istediklerini meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Ama şimdi yapılanla o yıllarda yapılanlar arasında gerçek bir farkın olmadığını görebiliyorsunuz.
Soruna insan odaklı, ahlak ve terbiye odaklı bakmak gerekir. İdeolojik kalıplar dini kökenli olsa da fark etmiyor. Sadece gerçeği gizliyor. Bir inkâra göre, insanların ve grupların birbirlerini yargıladığını ve dışladığını söylemek istiyorum. Ama aslında bu inkârın altında haset vardır, menfaat vardır, makam sevdası bulunuyor
.
Rahmetli Sabri Ülgener, zihniyet, din ve iktisat konularının toplumumuzdaki tarihi boyutu hakkında yaptığı araştırmalarda, yıkılış ve çöküş dönemi Osmanlı bürokratlarının ve ulemasının menfaatler ve makamlar karşılığında nasıl yanlış davrandıklarını örnekleriyle açıklar. Cumhuriyetin üniversitelerinde de laikliğin varlığına ve radikal bir devrimciliğin söylemleştirilmiş olmasına rağmen, aynı kirli ilişkilerin modern üniversitelerimizde devam ettiğini düşünüyorum. Yakup Kadri’nin, Niyazi Berkes’in, Nurettin Topçu’nun, Mümtaz Turhan’ın yazılarında bu durumu örnekleriyle anlatan çok paragraf görebilirsiniz.
Son olarak şunu belirteyim, bilim ve bilimsel bilgi kendi başına insana bir ahlak ve fazilet kazandırmaz
.

Benzer bir tartışmayı 1920’lerde Max Weber Almanya’da yapar. Bilim adamlarından örnek bir ahlaki davranış ve önderlik beklemenin mümkün olmadığını o yıllarda Weber bir konferansında açıklar. Bilim camiası çalışanlarını olumlu ve olumsuz manada yüceltme anlayışı Türkiye’de vardır. Belki de böyle bir yanılsama üniversitelerin sorunlarını daha da artırmaktadır. Konu üzerinde ayrıntılı çalışmak gerekir.
Baran: Eğitim meselesinde Türkiye birçok problemle karşı karşıya. Peki bu durum dünya genelinde nasıl? Diğer devletlerin eğitimde ne gibi problemleri var
?
H. Duran: Eğitim meselesinde aslında bütün dünyada ciddi sorunlar vardır. Bu sorunları üst düzey felsefi ve sosyolojik analizlerle ortaya koyan düşünürlerin sayısı da çoktur. Bu sorunları yeni bir bakış açısı ile inceleyip araştıranlar da daha çok Batı ülkelerindeki felsefecilerdir, sosyologlardır, eğitim bilimcilerdir. Konu hakkında Türkiye’de bir yeni düşünce ve tartışma bulunmuyor.
Eğitimin biçiminde, mekânlarında, işleyişinde, içeriğinde önemli değişmeler dünyanın her tarafında yaşanmaktadır. Eğitim ve öğretim araçlarında meydana gelen değişmeler bu durumu zorunlu kılmaktadır. Kampüs tarzı okullarda öğretimin verimli olmadığını ortaya koyan araştırmalar bulunuyor.
İş piyasaları değişince haliyle eğitim içeriklerinin de değişmesi gerekiyor. Ama ilginçtir sadece okullarda verilen eğitimin içeriği değişmiyor. Eğitim ortamları, süresi ve zamanları da değişiyor.
Modernist ve davranışçı bilim paradigmalarına göre son 150 senedir inşa edilen okul sistemleri gelişmiş ülkelerde tamamen yetersiz kalıyor. Bu okul sistemleri yerine, iş ortamları, aile ortamları, butik eğitim ortamları ve sanal öğretim alanları devreye giriyor.
Eğitim daha çok duygusal becerileri geliştirmeye yöneliyor. Entelektüel kapasiteyi arttırma okul programlarının amacı olmaktan çıkıyor. Daha çok kişilik, dayanıklılık, kendi başına yeterlilik ve duygusal becerilerin geliştirilmesi hedefleniyor.
Türkiye bu programların tümüne resmi eğitim programları çerçevesinde düşünüldüğünde tamamen yabancıdır.
Küresel eğitim kurumlarının yöneldiği yeni alan, insanların azimli, kararlı, çalışkan, dayanıklı, verimli, ahlaklı, dürüst ve pratik becerileri geliştirme hakkındadır. Aslında bu özellikler geleneksel aile, mahalle ve akran grubu doğal eğitim ortamlarında zaten veriliyordu. Fakat tam zamanlı okulların sürelerinin şişirilmesi, yeni kent mimarileri ve çalışma şartları yukarıda belirttiğim gibi bu kapasitenin kullanımını imkânsız hale getirmişti.
Baran: Bu çerçevede Türkiye ile diğer memleketleri kıyasladığımızda eksikliklerimiz nelerdir ve ne gibi hamleler yapmamız gerekmektedir
?
H. Duran: Şu aşamada Türkiye için, yine okul bazlı projeler geliştirmek gerekir. Ancak uzun dönemde yukarıda belirttiğim değişmelerin göz önünde bulundurulması lazımdır.
Okul bazlı düşündüğümüzde, bütün okullarda, beden eğitimi, izcilik, resim, sanat, el işi vb. Uygulamalı yani bedensel faaliyet gerektiren derslere ağırlık vermek şarttır. Çünkü insan, hassas, dürüst, kararlı, azimli ve faziletli davranmayı yaparak öğrenir, ezberleyerek öğrenmez.
Meslek okullarının yaygınlaştırılması ve cazip hale getirilmesi şarttır. Erken yaşlarda mesleki eğitime yönlendirme yapmak gerekir.
Son olarak önemli gördüğünüz ve eklemek istediğiniz bir husus var mı?
Çok teşekkür ederim.

Bu röportaj Baran Dergisi Mayıs 2016 sayısında yayınlanmıştır,

]]>
Adıyaman Eğitim Fakültesi Vehbi Koç Binasının Yapımı https://haciduran.com/egitim-fakultesi-vehbi-koc-binasinin-yapilma-sureci-ve-bu-eserin-adiyaman-icin-degeri/ Thu, 21 Jan 2016 20:16:34 +0000 http://www.haciduran.com/?p=887 Read More »]]> Eğitim Fakiltesi Binası

Mustafa Koç Allah’ın rahmetine kavuştu. Adıyaman Eğitim Fakültesi binasının yapımını O finanse etti. Mustafa Koç’u bu binanın projelendirilmesi, yapımı sürecinde tanıdım.  Müteveffa Mustafa Koç, bizden temele yakın bir yerde bir kurban eda etmemizi istemişti. Ancak bunun kalabalık ortamda olmamasını görülmemesini özellikle arzu etmişti. Kurbanın parasını da bizzat cebinden ödeyeceğini söylemişti. Bu temeli atmanın kendisi için bir şükür olduğunu belirtmişti. Vefatı anısına 10 yıl önce, Eylül 2006’da yayınladığım bu yazıyı tekrar yayınlıyorum.

20 Eylül 2006 günü Eğitim Fakültesi Vehbi Koç Binası Törenle hizmete girecektir. Adıyaman üniversitesi özlemi çeken Adıyaman halkı, esnafı ve bütün toplum kesimleri için hayırlı olsun. Törene sayın Milli Eğitim Bakanı Doç. Dr Hüseyin  Çelik ve Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı sayın Mustafa V. Koç katılacaklardır. Bu tören sadece Vehbi Koç binasının hizmete açılma töreni değildir; aynı zamanda Adıyaman Üniversitesi 2006-2007 eğitim-öğretim yılı açılış töreni de olacaktır. Sayın Mustafa Koç’un Adıyaman Üniversitesi’nin açılış dersini vermesi törene ayrı bir anlam kazandırmış olacaktır. Mutlu bir sonu öncelikle Adıyaman Üniversitesi Eğitim Fakültesi çalışanları ve öğrencileri ve daha da önemlisi Üniversite özlemi çeken Adıyaman esnafı yaşamış olacaktır. Bu mutlu sona nasıl ulaşıldığını bu makalede anlatmaya çalışacağım.

Arçelik ve Düzey A.Ş bayisi İlhan Subaşı Gaziantep’te Koç Grubunun Anadolu Buluşmaları toplantılarına katılarak Mustafa V. Koç’u şu çarpıcı ifadelerle Adıyaman’a davet eder: “Adıyaman, Rahmetli Vehbi Koç’un Türkiye’de göremediği fakat görmeyi çok arzu ettiği bir ildir. Zat-ı Alinizi ve Koç Holding Yönetim Kurulu üyelerini Adıyaman’ı görmeye davet ediyorum.” Sayın Mustafa Koç bu davet üzerine İlhan Subaşı ile Adıyaman hakkında ayrıntılı bilgiler alır ve Adıyaman’a gelmeyi programına alır.

Bir Haziran 2004 yılında Mustafa V. Koç Adıyaman’a gelir. Adıyaman’daki gezi programının en başında tahmin edileceği gibi, Adıyaman’daki Koç Grubu ürünlerinin bayileri ile toplantı ve Nemrut dağını ziyaret vardır. Ancak İlhan Subaşı Belediye Başkanlığını ve Ticaret Odası Başkanlığının ziyaret edilmesini de programa alır. İlhan Subaşı ve Belediye Başkanı Necip Büyükarslan, Mustafa Koç’tan Adıyaman’da maliyeti yaklaşık 600 milyar(Yeni TL ile 600 bin) tutarında olan bir kütüphane veya kültür sarayı binası yapması talebinde bulunurlar. Sayın Koç bu istek üzerine “Konuyu arkadaşlarımızla görüşelim, ondan sonra duruma bakarız” der.  

Belediye başkanı Necip Büyükarslan ve İlhan Subaşı 14 haziran 2004 tarihinde Eğitim Fakültesine gelerek konuyu bana açtılar. Belirtilen meblağ civarında bir Adıyaman belediyesi için bir proje hazırlamam konusunda yardımcı olmamı istediler. Daha önce resmi kuruluşu bizzat benim çabalarımla başlayan, ancak Sümerbank binasının özelleşmesinden dolayı faaliyete geçemeyen ve binası olmayan  Mesleki ve Teknik Eğitim fakültesi için talepte bulunulmasının daha gerçekçi olacağını kendilerine ilettim. Her ikisi de bu talebimi haklı buldu. Bunun üzerine Koç Holding’in adresini İlhan Subaşı’ndan aldım. Koç Holding’den insan kaynakları uzmanı Sayın Şeniz Akan’la irtibat kuracağımı bana İlhan Subaşı söyledi.

Konuyu Gaziantep Üniversitesi rektörü sayın Prof. Dr. Hüseyin Filiz’e açtım. O da projelerin hazırlanmasında bana destek vereceğini belirtti. Bir hafta içerisinde Gaziantep Üniversitesi’nden bir ana bina çevresinde üç laboratuar ve bir tane de bilgi işlem merkezi binasından oluşan beş ayrı ünitenin oluşturduğu bir proje hazırladım. Hazırladığım projeyi anlatan ve isteğimizin gerekçelerini izah eden bir tanede mektubu sayın Mustafa Koç’a hitaben yazarak  sayın Şeniz Akan’ın adresine gönderdim. Bu mektubun içeriğinde şu cümleler yer almaktaydı:

Sayın Mustafa Vehbi Koç                                                                                                                                                                        Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı

Adıyaman’ı ziyaretinizin bir anısı olarak size sunacağım projeyi ilgiyle karşılayacağınıza gönülden inanıyorum. Şehrimizi gördünüz, insanlarını tanıdınız. Burada ilk çağların dağ zirvelerindeki uygarlık kalıntılarına şahit oldunuz. Oradan Atatürk barajı göletinin mavi sularını seyrettiniz. Hatırlayacağınız gibi Sayın bayiniz İlhan Subaşı’nın sizden bir talebi olmuştu. O talebe istinaden bu mektubu ekli proje ile birlikte ilginize sunuyorum

“Adıyaman Mesleki ve Teknik Eğitim Fakültesi, Gaziantep Üniversitesine bağlı olarak Bakanlar Kurulunun 01/07/2003 tarih ve 2003/5866 sayılı kararlarıyla kurulmuştur. Ancak fakültenin hizmet göreceği bir binası mevcut olmadığı için, bu güne kadar faaliyete geçmesi mümkün olmamıştır. Bundan dolayı Mesleki ve Teknik Eğitim Fakültesinin bir dekanı ve öğretim üyesi de henüz yoktur.

Bu durum, üniversite özlemi içinde olan Adıyaman halkını ve esnafını her gün daha da çok üzmektedir. Ayrıca hatırlatmak isterim ki halen Adıyaman’da bulunan, bünyesinde 1200 öğrencinin öğretmenlik eğitimi gördüğü ve yirmi altı tane öğretim üyesi bulunan  Adıyaman Eğitim Fakültesinin kuruluşu da daha önce binasızlıktan dolayı tam on yıl gecikmişti. Halkımız bu tür acı tecrübelere sahip olduğu için mesleki ve Teknik Eğitim Fakültesinin de aynı akibete uğrayacağından endişe etmektedir.

Zat-ı alinizin ve Koç ailesinin, ulusal ve yerel kalkınmaya öncülük eden gönüllü eğitim yatırımlarını başarıyla gerçekleştirdiğini ben ve Adıyaman halkı bilmektedir. Genç Cumhuriyetimizin ve güzel ülkemizin bir çok yerleşim merkezinde KOÇ ailesinin yaptırdığı okulların, yurtların ve gönüllü hizmet merkezlerinin isimlerini ve hizmetlerini gıpta ile izlemekteyiz.

En büyük arzumuz, son yıllarda çocuklarını çağdaş değerlere göre yetiştirmek ve üretken birer birey haline getirmek için çaba sarf eden ve bu amaçla illerinde bir Üniversite’nin kurulmasını arzu eden Adıyamanlıların bu isteğine yapacağınız bu fakülte binasıyla karşılık vermenizdir.”   

Bundan sonra telefon görüşmeleri süreci başladı. Tam olarak bilmiyorum ama haftada en az bir defa Şeniz hanım’ı aradığımı ve projelerimin değerlendirmeye alınıp alınmadığını sormaktan usanmadığımı iyi hatırlıyorum. Temmuz, Ağustos, Eylül ve Ekim ayları konuyu telefon görüşmeleriyle izlemekle geçti. Sonra yetmedi,sayın Mustafa Koç’u makamında ziyaret etme talebinde bulundum. Ve beklenen görüşme talebini aldım. 27 Ekim 2004. Gelişmeyi yeni atanmış olan Gaziantep Üniversitesi Rektörü sayın Prof. Dr. Erhan Ekinci’ye ve Adıyaman Belediye Başkanı Sayın Necip Büyükarslan’a açtım. Onlara birlikte, Holding’e gitme önerisini götürdüm. Her ikisi de çok iyi karşıladı. Sonra YÖK’teki bir toplantısından dolayı, rektörümüz gelemeyince görüşmeye Belediye Başkanı ile birlikte gittik.

Proje önerimizle ilgili konuları, Koç Holding Kurumsal İletişim Grubu Başkanı sayın Hasan Bengü, Vehbi Koç Vakfı Genel Müdürü Sayın Erdal Yıldırım ve koç Holding Resmi İşler Koordinatörü danışmanı, Sayın Refik Germirli ile görüştük. Görüşmelerdeki ilk izlenimim gönderdiğim mektubun çok ayrıntılı olarak incelenmiş olması, projelerin ciddi manada değerlendirmeye alınması ve talebimizin sıcak karşılanması oldu.  Görüşme sıcak bir havada gerçekleşti.

Fakat Adıyaman’da kurulacak olan bir binanın verimli olarak kullanılıp kullanılmayacağı konusunda her üçünün de ortak tereddütleri vardı. Resmi bürokratik uygulamaların ve çekişmelerin, yaptıkları binaların verimli kullanılmasını engellediğini anlatmaya çalışıyorlardı.  Bu tereddütleri izale etmek için Adıyaman Eğitim Fakültesi’nde nasıl bir eğitim verdiğimizi anlattım. Yetiştirdiğimiz öğretmenlerin kalitesini ve bulundukları bölgelerdeki görev heyecanlarını örnek olarak anlattım. Yapılacak olan bu binanın verimli kullanılması konusunda kendilerine her türlü teminatı verdim.

İnşa edilecek bu binanın,  eğitim-öğretim için hiç de elverişli olmamasına rağmen çok verimli olarak kullandığımızdan emin olduğum Eğitim Fakültesi binası gibi verimli olarak kullanılacağına dair söz verdim. Öğretim üyelerimiz, öğrencilerimiz ve idari personelimizle gerçekleştirdiğimiz etkinlikleri, köy gezilerini, tiyatro sunumlarını, öğrenci kulübü etkinliklerini samimi bir dille muhataplarıma anlattım.  Son olarak şunu kendilerine ifade ettim: Eğer Teknik Eğitim Fakültesi’nin kuruluşu binanın tamamlanmasına kadar gerçekleşmezse, Eğitim Fakültesini yeni binaya taşıyacağımı ve yapacakları binayı mutlaka ne pahasına olursa olsun verimli olarak kullanacağımı söyledim. Ne yazık ki bu son şık bu gün gerçekleşti ve Teknik Eğitim Fakültesi henüz kuruluşunu tamamlayamadı.

Koç Holding’in bu değerli üç yetkisi son olarak konuyu Vehbi Koç Vakfı Yönetim Kuruluna götüreceklerini ve yönetim kurulunun karar vereceğini belirttiler. Bu görüşmemiz bir saat sürdü ve ayrıldık. Daha sonra konuyu telefonlarla takip etmeyi sürdürdüm. Bu kez muhatabım Vehbi Koç Vakfı Genel Müdürü  sayın Erdal Yıldırım’dı. Görüşmeleri onunla sürdürdüm. Erdal bey 2004 Aralık ayının ikinci haftasında,  müjdeyi bana verdi. İlk iş olarak Eğitim Fakültesi’ndeki öğretim elemanı meslektaşlarıma bu müjdeyi paylaştım.

2005 Şubat’ında Sayın Erdal Yıldırım ve Koç Vakfı İnşaat koordinatörü Sayın Fahrettin Ayanlar Adıyaman’a ziyaretime geldiler. Binanın yapılacağı alanı kendilerine gösterdim. Bu arada İnönü Üniversitesi’nden binanın yapılacağı alan için arsa tahsisi talebinde bulunduk. Onlarda bu talebimizi uygun görerek şu an binanın üzerinde yapıldığı alanın kullanım hakkını Gaziantep Üniversitesi’ne tahsis ettiler. Ve 14 Haziran 2005 yılında binanın temeli sayın Mustafa Koç’un katılımıyla görkemli bir törenle atıldı. Adıyaman sivil toplum kuruluşları törene anlamlı bir hava kazandırdılar. Tören yoğun bir ilgiyle gerçekleşti.

Bir yıllık kısa sürenin sonuna çok hızlı bir şekilde proje tamamlandı. Ancak Teknik Eğitim Fakültesi bir türlü kurulamadı. Bu durumda inşası bitmiş bir binanın kullanımı sorunu ortaya çıktı. Konuyu Vakıf yetkilileriyle görüştüm. Onlar banim ilk görüşmede verdiğim sözü hatırlattılar. Böylece bina son altı ayda Eğitim Fakültesi olarak düzenlenerek tamamlandı.

Eğitim Fakültesi Vehbi Koç Binasının Adıyaman için arz ettiği önemi de şu şekilde ifade etme gereğini burada anlatma ihtiyacı duymaktayım.

Bilindiği gibi, Koç grubu Türk ekonomisinin en önemli temsilcisidir. Global ekonomik girişimlerle rekabet etme gücü çok yüksek olan bir kuruluştur. Bu başarılarını kanıtlamışlar. Dünyanın bir çok ülkesine, kendi kuruluşlarında Türk işçisi ve uzmanıyla ürettikleri ürünleri ihraç ediyorlar. Koç grubu, Türk ekonomisini dünyaya açan bir markadır. Çağımızın hareketli, çok uluslu global ekonomisinin önemli kanatlarından birisini oluşturuyor.

Koç ürünlerindeki logo, dünyada Türk ekonomisinin gücünü temsil eder duruma gelmiştir. Koç grubunun Türk ekonomisi, girişimcisi ve Türk kültürü açısından önemli bir değeri daha vardır. O da Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt olmasıdır. Cumhuriyet kültürünü, sevgisini, ciddiyetini, dayanışmasını ve gücünü organizasyon yapısında, müşterileriyle ilişkilerinde, toplumsal ve siyasi söylemde temsil etmektedir. Bu temsili çok başarılı bir şekilde gerçekleştirmektedir. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Koç grubu, global ekonomik güçler karşısında cumhuriyetin yaşayan ekonomik gücünü başarılı bir şekilde korumaktadır. Onların yaptıkları her yatırımın bana göre böyle bir anlamı vardır.

Koç grubu Türk eğitimine her zaman katkıda bulunmuştur. Türkiye’nin bir çok ilinde yaptıkları okullar, öğrenci yurtları, toplum merkezleri ve kültür merkezleri vardır. Ben bu eserleri, hep hayranlıkla, gıpta ile gözlemlemişimdir. Koç grubunun Adıyaman’da fakülte binası yapması Adıyaman’ın tanıtımına katkı sağlamıştır. Ulusal basından bir çok gazetecinin Adıyaman’a gelmesine neden olmuştur. Bizzat Sayın Mustafa Koç’un gelip temel atması kendi başına önemli bir olaydır. Hepsinden önemlisi, Adıyaman üniversitesinin kurulma sürecinde, Vehbi Koç Vakfı’nın yaptığı bina önemli bir adım oldu. Bu yatırım, Adıyaman’ın üniversite kurulacak olan iller arasına girmesine doğrudan katkı sağladı.

Bu yatırım dünya ve Türkiye çapında etkili olan Koç grubunun Adıyaman’a gösterdiği ilginin somut bir kanıtı olmaktadır. Adıyaman’ın Koç grubuyla adını duyurması, Adıyaman’ın ekonomik, kültürel geleceğini etkileyecektir. Önümüzdeki yıllarda başka kuruluşların da Adıyaman’a eğitim yatırımı desteğinde bulunmalarına neden olacaktır. Adıyaman’da bulunan yerli yatırımcılarımızın da gönüllü eğitim yatırımlarında bulunmasına katkı sağlayacaktır. Ben şimdiden bazı iş adamlarımızın Adıyaman Üniversitesi için bina yapma hazırlıkları yaptıklarını biliyorum. Eğitim yatırımlarının bu şekilde gönüllü kuruluşlarca gerçekleştirilmesi çok önemli bir olaydır. Türkiye’nin en büyük holdinginin Adıyaman’a bir fakülte binası yapması şehirde eğitim alanında önemli yatırımların zamanla gerçekleşmesine neden olacaktır.

Bu yatırımın diğer önemli bir özelliği de, bu okulda okuyacak olan gençlerimiz ve okulda bilimsel araştırma yapacak olan bilim adamlarımız üzerinde bırakacağı izlenimdir. Onlar Türk sermayesinin ve müteşebbisinin, özellikle Koç grubunun, eğitime, kültüre ve bilime verdiği önemi ve yaptığı katkıyı her zaman hissedeceklerdir, yaşayacaklardır. Bu his onlarda bir kadirşinaslık duygusu uyandıracaktır. Dolayısıyla bu okulda okuyan ve çalışan herkes, Türk sermayesinin ve müteşebbisinin güçlenmesinin kendisine ve ülke gelişmesine yapacağı katkıyı düşünerek, idrak ederek daha çok çalışacaktır.

Belki burada çalışacak olan bilim adamları, yapacakları buluşlarla, geliştirecekleri projelerle Koç grubuna ve Türk girişimcilerine teknolojik yenilik alanında önemli katkılar sağlayacaktır. Adıyaman Üniversitesi çalışanlarının ve öğrencilerinin başarıları, Türk sanayisinin belkemiği olan Koç grubunca her zaman merak edilecektir. Onlar, bu yatırımı bölge üzerinde insan kaynakları alanında çarpan etkisi yapmasını umuyorlar. Bu mutluluk Global sermaye ile rekabet eden Türk girişimcilerinin Adıyaman için benzeri yatırımları gönüllü olarak daha da fazlasıyla gerçekleştirmelerine kapı açacaktır.

Koç grubuyla  Temmuz 2004 tarihinden bu yana muhatap oldum. Onları yukarıda belirttiğim gibi, Türkiye’nin ekonomik, kültürel gelişimine yaptıkları katkılarla tanıyordum. Allah nasib etti, bizzat onları bu yatırımları vesilesiyle kısmen de olsa yakından tanıma fırsatı buldum. Adıyaman Teknik Eğitim Fakültesi binasını yapma talebi ile ilgili projeleri hazırlama ve görüşmeleri yapma sürecinde Koç grubu ailesi çalışanlarını tanıdım. İlk edindiğim izlenim, projelerimizi ve isteklerimizi ciddiye almaları oldu. Projelerimizi ve isteklerimizi çok ayrıntılı incelediler. Bu onların insana, eğitim yatırımlarına ve gerçekçi projelere ilgi gösterdiklerinin açık bir kanıtıydı.

Vehbi Koç vakfı müdürü sayın Erdal Yıldırım’la Koç grubundan sayın Refik Germirli ile bir çok telefon görüşmesi yaptım. Benimle hertürlü ayrıntıyı, her zaman rahatlıkla görüştüler. Hep umut verdiler. Çok yoğun olmalarına rağmen, bana zaman ayırdılar. Holdingin insan kaynakları uzmanları Şeniz ve Fatmanur hanım sürece her zaman katkı sağladılar. Yüz yüze görüşmelerde bulunurken sayın Hasan Bengü’yü de tanıma fırsatı buldum.

Şunu söyleyebilirim ki, bu değerli uzmanlarda gözlemlediğim işlerine bağlılık düzeyi ve bizim isteklerimize gösterdikleri ilgi, bende onlara karşı bir hayranlık uyandırdı. Kendilerini işlerine adamış olan bu insanların, iş disiplinleri, ince ayrıntılara gösterdikleri ilgi fevkelade idi. .  Mesela binanın ayrıntılı projelerini hazırlayan grubun başında bulunan sayın Fahrettin Ayanlar ve onunla birlikte çalışan teknik personelin,  binanın kullanıma elverişli olması için gösterdikleri çabaya, binanın dayanıklılığını hesaplama konusundaki hassasiyetlerine, estetik kaygılarına, binayı eğitim amaçlı olarak kullanacak olan bizlerin fikirlerini alma noktasındaki kibarlıklarına hayran kaldım.

Koç grubunun büyümesi ve Türk ekonomisinin en önemli dayanaklarından birisi olmasının nedenini, bu insanları tanıdıktan sonra daha iyi anladım. Saygı, iş disiplini, ciddiyet, ayrıntılar, zaman kullanımı ve beşeri münasebetler çok tatmin ediciydi. Onları bu özellikleriyle tanıdım. Koç grubu çalışanları, Sayın Mustafa Koç’u ve Koç ailesinin emektar yetkililerini  anarlarken patronları olarak değil, kendi ailelerinin bir büyüğü olarak anıyorlardı.

Geçenlerde sayın Mustafa Koç’un, İtalya’da vefat eden Koç Grubu ticari ortaklarının/bayilerinin, cenaze törenlerinde göz yaşı dökmesinin sebebini çok iyi anlıyorum. Çünkü, gerçekten çalışanlarıyla bütünleşmiş, kaynaşmış, karşılıklı sadakate dayalı bir çalışma kültürünü, Koç grubu çalışanlarında gözlemledim. Onları bütünleştiren, kısa vadeli ticari ve ekonomik çıkarlar değildir; onları bir arada tutan uzun vadeli ekonomik gelişmelerdir, sadakattir, vefadır, birlikte çalışma ve üretme bilincidir. Ortaklık sürecidir, yaşantısıdır.

Müteveffa bayiler o gözyaşlarını fazlasıyla hak ediyorlardı. Bundan dolayı olsa gerek ki, sayın Mustafa Koç, samimi ve gönülden duygularına hakim olamadı. Ve ekranların karşısında gözyaşı döktü. Ben onun bu davranışının bütün iş adamlarına örnek olacak bir olgu olduğuna inanıyorum. Her müteşebbis çalışanlarıyla, ortaklarıyla bu şekilde bütünleşirse Türk ekonomisi beklenen gelişmeyi rahatlıkla gerçekleştirir. Bu her düzeyde idarecilik yapan, eleman çalıştıran girişimcilerimize ve yöneticilerimize örnek olarak sunulması gereken bir davranıştır.

Son olarak şunu belirteyim ki umarım Eğitim Fakültesi Vehbi Koç binası, ideal öğretmenlerimizi yetiştirmeye devam eder, Eğitim fakültesi öğrencileri ve çalışanları Koç grubunun bu mümtaz eserinin değerini düşünerek çalışırlar ve memlekete hizmet etmeyi vatanın en ücra köşelerindeki çocukları ve gençleri eğitmekle sürdürmeye devam ederler. 20.Eylül 2006

Prof. Dr. Hacı Duran   Adıyaman Eğitim Fakültesi Dekanı

]]>