BİRİNCİ DERS
SOSYAL KAVRAMININ TANIMI VE KÖKENİ
Bu Dersin Amacı:
- İnsanın nasıl bir varlık olduğunu örnekleriyle anlamak ve açıklayabilmek
- İnsanın sosyal bir varlık olması ile biyolojik varlığı arasındaki ilişkiyi görebilmek
- İnsanın dinden, coğrafyadan, tarihten, ırktan bağımsız ortak özelliklerini görebilmek
- İnsan türünün ortak ve benzer sosyal özelliklerini fark etmek
- İnsanın sosyal varlığını anlatan ve açıklayan kavramları ve terimleri anlamak
- Sosyal davranışı, sosyalleşmeyi ve temel öğrenme öğretme yeteneklerini anlamak
- İnsan eğitimde ve sosyalleşme sürecinde kullandığı temel araçları ve teknikleri anlamak
1.İnsanın Sosyal Bir Varlık Olması
İnsan sosyal bir varlıktır. Bu tanım ilk çağlardan bu yana bütün felsefe kitaplarında yer alır. Ayrıca bütün insanlar doğaları ve sağ duyuları gereği insan türünün sosyal veya toplumsal bir varlık olduğunun bilincindedir. Çağdaş toplumların ve eski toplumların tümünde bu düşünce ve bilgi vardır.
Bu bakış açısına göre, köylüler, şehirliler, çağımız insanları, eski çağların insanları, çocuklar, yetişkinler, kadınlar, erkekler, japonlar, eskimolar, tibet halkı veya varlığını hayal edebileceğimiz bütün insanlar bulundukları her yerde sosyal birer canlı olarak yaşarlar. Öyle davranırlar. İnsanların dinleri, dilleri, ırkları ve yaşam şartları değişir. Ama sosyal birer varlık olmaları değişmez.
İnsan anlaşılacağı gibi tabii olarak sosyal bir varlıktır. Hayatın başından itibaren insanlar sosyal bir ortam içinde doğarlar, büyürler ve gelişirler. Sosyal ortam olmadan yani sadece biyolojik özellikleri ile insanın günümüzde bildiğimiz insan gibi, yürüyebilmesi, konuşabilmesi, organlarını kullanabilmesi, düşünebilmesi, kendi dışındaki insanlarla ilişkiye girebilmesi, onlarla birlikte hareket edebilmesi, üretimde kendi bedeni dışında çeşitli araç ve gereçler kullanabilmesi mümkün değildir.
Çünkü insan yaratılışı bakımından kendi dışındaki canlılarla mukayese edildiğinde çok zayıf ve güçsüz bir canlı olarak karşımıza çıkar. Yani biyolojik varlığı bakımından kendi kendini yaşatabilecek, geliştirecek, koruyacak, besleyecek bir yetkinlikte değildir. Mutlaka eğitimle veya terbiye ile kendisinden önceki insanların kendine yol göstermesi, yardım etmesi veya bir model oluşturmasıyla gelişmek ve hayatı yaşamak zorundadır. Örneğin insanlar dışındaki canlılar bedenlerini kullanarak kendilerini sıcaktan, soğuktan ve düşmanlardan koruyabilirler. Bedenlerini ya kaçarak, ya derilerinin yapısını kullanarak, ya da pençeleri ve dişleriyle geliştirme ve savunma özelliklerine sahiptirler. Hâlbuki ki insanın çıplak bedeni başka insanların yardımı, desteği ve yönlendirmesi olmaksızın kendini koruyabilme ve geliştirme özelliğine sahip değildir.
İnsan türü tabii olarak sosyal bir varlık olduğundan dolayı evrimci sosyal teorilerin iddia ettiği gibi, sonradan yani evrim geçirerek kendi kendini geliştirmiş ve insan olma vasfını evrimin belli bir aşamasında kazanmış olması da böylece şüpheli olmaktadır. Evrimci sosyal teoriler insan türünün diğer canlılarla yaşam mücadelesine girdiğini, hayatın ilk dönemlerinde diğer canlılar gibi bir canlı olduğunu ve yaşam mücadelesi ile diğer canlılara galip geldiğini, bundan sonra da düşünmeyi, konuşmayı, hem cinsleriyle sosyal birlikler oluşturmayı zaman içerisinde öğrenerek insan olma başarısını kazandığını iddia ederler.
Yani evrimci mantığa göre insan türü hayatın başında aynen diğer canlılar gibi hareket ediyordu. Beslenmek için tek başına mücadele ediyordu. İhtiyaçlarını karşılamak ve yaşamını devam ettirmek için bedenini kullanıyordu. Hâlbuki beden yapısı itibariyle kendi kendisini kuluçka ortamında doğuma hazırlayan bir yumurta gibi değildir. İnsan doğal bedeni bakımından diğer canlılardan daha zayıf olduğu için yaşam mücadelesinde bir terbiyye, eğitim ve harici destek olmadan onlara karşı başarılı olamazdı. İnsan türünü yaşam mücadelesinde başarılı kılan şey; sosyal olma özelliğidir. Yaşamın başından itibaren diğer canlılarla mukayese edildiğinde daha mükemmel ve gelişmiş bir sosyal otorite ve güç tarafından korunması ve yaşatılmasıdır. İnsanın hayat mücadelesinde başarılı olması için, hayatın başından itibaren sosyal bir kişiliğe sahip olması, sosyal bir ortam içinde doğup büyümesi ve sosyal hayatın gerektirdiği yeteneklerle donatılmış olması gerekir.
Sosyal ortamın insanlara kazandırdığı birçok özellik vardır: Birincisi, İnsanlar düşünmenin temel aracı olan dili sosyal ortamda hazır bulurlar ve onunla konuşurlar. Dolayısıyla düşünmenin temel araçları olan kavramlar kişiler dışında toplum tarafından önceden hazırlanmışlar. Bundan dolayı aynı dili konuşanların düşünceleri birbirine benzer. Çünkü aynı malzemeyi kullanıyorlar. Ortak dil, ortak bir düşünce ve davranış demektir.
İkinci olarak insanlar her bakımdan birçok şeye muhtaçtır. Hiçbir insan tek başına bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek yetkinlikte değildir. Bundan dolayı insanlar arasında bir işbölümü vardır. Örneğin, tükettiğimiz ürünlerin birçoğunun bizim dışımızda başka insanlar tarafından üretildiğini görmekteyiz. İnsanın beslenmesi, barınması ve güvenliği her yerde ve her zaman diğer insanların doğrudan veya dolaylı desteğine bağlıdır. Ücret, fiyat, yardım, hediye, işbirliği ve benzeri faaliyetler bu ihtiyaçların karşılanması için kullanılan örüntülerdir, süreçlerdir, davranış kalıplarıdır.
Üçüncü olarak, sosyal ortam kişisel kimliklerin yanı sıra sosyal kimlikleri de insanlara sunar. İnsanlar edindikleri bu kimliklerle özgünlüklerini, farklılıklarını, aidiyetlerini/bağlılıklarını ve karşıtlıklarını fark ederek yaşarlar. Aidiyet ve sosyal kimlik insana güven verir. Bu güven onun psikolojik sağlığı için çok önemlidir. Sosyal ortam geçmişten gelen bir geleneğe bağlı olarak şekillenmiştir. Bu geçmiş bir kültürel birikimin ürünüdür. Bundan dolayı sosyal davranışlarımızı belirleyen kurallar kültürün taşıyıcısıdırlar, sosyal kimlikleri yeni kuşaklara ulaştıran aktörlerdir.
İnsanın sosyal olma özelliği, insan türü için düşünme, akıl ve üretimde araç kullanma yeteneklerinden daha önemlidir. Çünkü düşünme ve akıl, sosyal ortam olmadan kendi başlarına devreye giremiyorlar. Yabani ortamda büyüyen insan yavrularının düşüncesi ve aklı onların yabani hayvanlar gibi davranmasına neden oluyor. Ancak sosyal ortamda bu melekeler/yetiler veya beceriler, diğer insanların akıl ve düşünme melekesi gibi gelişebilir, olgunlaşır.
Sosyal kavramın sosyoloji bilimindeki anlamıyla gündelik dildeki anlamı arasında bazı farklar var. Gündelik dilde, sosyal imkânlar dendiğinde, insanların ve toplumun hizmetine sunulan dinlenme, eğlenme, spor ve kültürel etkinlik alanları kast edilir. Üniversitenin sosyal imkânları ile öğrencilerin ve üniversite çalışanlarının spor, müzik, sanat, dinlenme, barınma ve beslenme imkânları anlatılır. Bir şehrin sosyal hayatı ile o şehirdeki alışveriş mekânları, çarşılar, pazarlar, müzik, eğlence, dinlenme ve kültürel etkinliklere sakinlerin katılıma düzeyi anlatılır. Bir kişinin özellikleri belirtilirken, bazen çok sosyal bir kişidir, denilir. Bu ifade ile o kişinin çok kimseyle iletişim ve etkileşim içinde olduğu kast edilmektedir.
Sosyal; insan etkileşimlerine ait davranış kalıpları ve örüntülerden oluşur. Bu örüntüler şekil olarak hazırdır, bağlayıcıdır, insan onlara göre davranarak insan olmayı öğrenir. İnsanların karşılaşmaları, yüzleşmeleri iletişim ve etkileşim girmeleri ile ilgili bütün durumlarda sosyal bir olgu ortaya çıkar. Bu olgu örüntülerden, ritüellerden, davranış kalıplarından, kurallardan ve değerlerden meydana gelmiştir. İlk defa karşılaşan ve etkileşen kişilerin birbirlerinden beklediği davranışların tümü en sade biçimiyle birer örüntüdür, kuraldır, davranış kalıbıdır. Yani başkaları tarafından kabul edilme, davranış örüntülerine yani sosyal ritüellere göre davranmayla sağlanır.
Sosyal davranış örüntüleri; öğrenmeyle edinilirler, öğrenmeler daha çok taklit, dolaylı şartlandırma ve özenti ile gerçekleşir. Arkadaşlık, dostluk, düşmanlık, annelik, babalık ve satıcılık kavramlarının içerdikleri anlamlar sosyal kavramının örnekleridir. Bu kavramların hepsi de bir ilişki ve etkileşim durumunu anlatmaktadır, göstermektedir. Hepsi de belli ritüelleri içeren davranış normlarını içerir.
Sosyal olan şey, öncelikle sosyolojinin konusu olarak kabul edilir. İnsanlar arasındaki etkileşim biçimleri temel davranış kalıplarına göre gerçekleşirler, sosyal olarak vasıflandırılan bu davranış kalıpları, aynı zamanda kendi aralarında mantıksal bir yapı oluştururlar. Yani her davranış kalıbı bir şekilde başka bir davranış kalıbı ile birlikte genel bir yapının tamlayanıdır ve parçasıdır.
Mesela alışveriş yaparken taraflardan her birisinin konuyla ilgili olarak yapacağı davranışların önceden hazır biçimleri vardır. Birisi müşteri, birisi satıcı rolünün öngördüğü davranışın rolünü kendiliğinden oynar. Ayrıca bu ikisinin davranışına ilişkin rolü etkileyen piyasa değerleri de etkin bir şekilde süreç içinde devreye girer. Aynı durum aileye, eğitime, yönetsel faaliyetlere ilişkin rollerin oynanması süreçlerinde de geçerlidir. Davranış kalıplarını veya örüntüleri trafik işaretlerine benzetebiliriz. Sürücüler işaretle karşılaştıkça işaretin önerdiği şekle bağlı olarak arabayı kullanırlar.
Sosyal kavramı Latince kökenlidir. Socius kökünden gelmektedir. Socius arkadaşlığa ve birlikteliğe ait olan değer ve ölçü demektir, kıymet hükmü demektir. Sosyal/social Hint-Avrupa dil grubunda birlikte gitmek anlamını dile getiren sek kökünden türemiştir. Sanskritçede arkadaş anlamında sakha kelimesiyle, latincede ise yine aynı anlama gelen sequ, secutus ve socius kelimeleri ile karşılanmıştır.(Hançerlioğlu,1989:412) Bu durumda aslında sosyal kıymet hükümleri, yani değerler arkadaşlığı şekillendirmektedir. Daha doğrusu her türlü insan etkileşimlerini biçimlendirmektedir. Sosyoloji’nin üstüne kurulduğu social ve society kelimeleri Latince kökenli olan ve arkadaşlık, dostluk, birliktelik manasına gelen socius kelimesinden türemişlerdir.
Sosyal; arkadaşlık, dostluk ve birliktelik durumu ile ilgili ilişkileri, etkileşimleri, Sosyete/society ise bu ilişkilerin aralarında mevcut bulunduğu bir topluluk veya toplulukla ilgili durumu ifade etmektedir. Sosyete, ilişkiler, etkileşimler, dostluklar ve birlikteliklerin somutlaşmış olan biçimleri ve durumları anlamına gelmektedir.
Bundan dolayı sosyete; Batı dillerinde bir dernek, şirket, grup ve aralarında yoğun bir insanlar arası etkileşim ve ortaklık bulunan insanları/kişileri ifada etmek için kullanılan bir kavramdır. Bir köy halkı, bir birlik olduklarına inanan kimseler, toplumun genelinden farklı aralarında ortak davranış kalıbı, değer yargısı ve kurumsallaşmış ilişki şekilleri bulunan insanlar ve biri birlerinin farkında olup, özel bir mensubiyet duygusuna sahip olan kişiler için kullanılmaktadır. Sosyal ise, ahbaplığa, dostluğa, birliğe ait olan kurallara, ilişki ağlarına, etkileşim süreçlerine, halkın arasında bulunan çeşitli şubeler, tabakalar ve sınıflar arasındaki farklılıklara ait olan durum anlamına gelmektedir.
SOSYAL DAVRANIŞIN TANIMI VE ÖZELLİKLERİ
Davranış, insanların çeşitli şekillerde gösterdikleri tavırlar, uyaranlar karşısında aldıkları tutumlar ve insan organizmasının uyaranlar karşısında takındığı tepkilerin tümü manasına gelir. Uyaran; insanı bedensel, psişik ve sosyal olarak etkileyen ağrı, hasret beklentisi, başka insanlardan edindiği bir çağrışım veya benzeri herhangi bir etkileyen olabilir. Sosyal davranış kökenleri, kapsamı ve katılımcıları bakımından kişisel olarak görülebildiği gibi, başka insanlarla birlikte ortak bir tutum biçiminde de görülebilir, ortaya çıkabilir.
İnsan davranışlarını sosyal, bedensel ve psişik olarak tasnif etmek mümkündür. Ancak her üç davranış çeşidi de bir bütünün farklı anlamları yani yansımalarıdır. İnsanların sosyal, bedensel ve psişik davranışları biri birleri ile sürekli bir etkileşim içerisindedir. Her davranışın aynı zamanda sosyal, bedensel ve psişik tarafları vardır. Psişik olduğu kabul edilen bir davranışın hem bedensel hem de sosyal kökenleri ve sonuçları olabilmektedir. Yada onlarla birlikte bulunmaktadır. Bedensel bir davranışın da psişik ve sosyal kökenleri olduğu gibi, sosyal sonuçları da vardır. Sosyal bir davranışın da bedensel ve psişik kökenleri ve sonuçları vardır. Bu durumda insan davranışlarını bedensel, sosyal ve psişik diye ayırıma tabi tutmanın temel nedeni, davranışları daha iyi anlamak için onları zihnimizde oluşturduğumuz belli ayırımlar çerçevesinde değerlendirmektir.
Mesela açlık bir uyarandır. Bu uyaran bedenin bazı işlevlerini yerine getirememesi ile ilgili olması, midede bir boşluğun meydana gelmesiyle gerçekleşmesi ve giderilmesi için maddi olan gıdalara ihtiyaç duyulmasından dolayı fizyolojiktir/bedenseldir. Açlık olgusunun kişide uyandırdığı duygu-acı, beklenti, hayal- psişiktir. Bu duyguya gösterilecek tepki çoğu kere bebeklikten itibaren edinilen öğrenmelerle şekillendiğinden ve çevredeki insanlara kurumsallaşmış belli davranış şekilleriyle ihsas(gösterildiğinden) ettirildiğinden dolayı da sosyaldir.
Aynı şekilde herhangi bir dersin yapılacak olan sınavı’nı başaramama endişesi – fiilen sınav yapılmadığından, endişe sahibinin bilgileri önceden ölçülemediğinden ve endişeye neden olan konu önceden endişelenen kişi tarafından gözlemlenmiş bulunmadığından- özü itibarıyla psişiktir. Yani kişinin ruh haline özgü bir davranıştır. Ancak olayı biraz tahlil ettiğimizde, kişiye özgü olarak görünen sınavı başaramama endişesi’nin, sosyal ve fizyolojik anlamları ve yansımaları ile de karşılaşırız. Mesela endişenin asıl nedeni, öğrencinin sınıftaki diğer öğrenciler nezdindeki statüsünün sarsılması, öğrencinin ailesine karşı mahcup olması veya kazandığı burslardan birisini kaybetme korkusu olabilir. Ayrıca “sınavı başaramama endişesi” kavramı herhangi bir kişinin psişik durumuna özgü bir kavram değildir. Bu kavram toplum tarafından çok önceden kurumsallaştırılmıştır. Kişi bir şekilde kurumsallaşmış olan bir davranış kalıbının figüranlığını yapmakta.
Zaten korku ve endişe duygusunun hangi olaylar ve durumlar karşısında kendini ne şekilde ortaya koyacağı konusu, bebeklik ve ilk çocukluk döneminde daha çok eğitimle, sosyalleşmeyle kazanılmaktadır. Sınav korkusu sonucunda meydana gelen endişe hali aynı zamanda kişinin bedeni ile de ilgilidir. Endişenin bedende bir gerginlik meydana getirdiği, bu gerginliğin çeşitli fiziki hastalıkların kişide meydana çıkmasına neden olduğu ve bu durumun endişe ya da korku ile ilişkili çeşitli davranış bozuklukları ve psişik hastalıklarla neticelendiği bilinen bir konudur.
Ayrıca iki kişinin kavga etmesi sosyal bir durumdur. Ancak bu durum sosyal olmakla kalmaz, kişilerin biri birlerini dövmesi ile somatik bir duruma dönüşür. Dövülmek ve dövmek, çevrede kurumsallaşmış sosyal anlamların kapsamına bağlı olarak tarafları ya bir mağlubiyet veya galibiyet duygusu içine koyarak psişik bir süreci başlatır. Dolayısıyla davranış ilk çıkışı itibarıyla ne şekilde olursa olsun sonuçta mutlaka önceden kurumsallaşmış anlamlarla, diğer insanlarla ilişkili bir sürece dönüşmüş olmaktadır.
Sosyal davranış ise, kurumsallaşmış anlamlara/değer yargılarına, kişinin çevresindeki insanlara, kişilerin çevrelerinde oluşmuş olan gruplara, sosyal ayırımlara, cemaatlerin biri birleriyle kalıplaşmış olan ilişkilerine göre gerçekleşen her türlü tezahürü ifade eder. Sosyal davranış her ne kadar yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi psişik ve fizyolojik sebepleri ve yansımaları olan bir olgu ise de, sosyoloji açısından sosyal davranış özü itibarı ile kişisel olan fizyolojik ve psişik davranıştan daha farklı bir şeydir.
SOSYAL DAVRANIŞ KALIPLARININ/ÖRÜNTÜLERİN ÖZELLİKLERİ
Sosyal davranışın kendine özgü olan yönü ise en genel şekliyle insan davranışının diğer insanlarla bağlantılı olarak şekillenmiş ve kişiye bağlı olmadan sürekli olarak tekrarlanma özelliğine sahip olmalarıdır. Davranış örüntülerinin tümü insanların iletişime, etkileşime, karşılaşmaya veya yüzleşmeye geçmesiyle birlikte birer olgu halini alırlar. Ve her iki taraf, diğerini söz konusu olan örüntülere, ritüellere göre değerlendirir. Sosyal ilişkinin bir bağlılığa, esnek bir duruma veya karşıtlığa dönüşmesi, tarafların ritüellere yani davranış örüntülerine göre davranabilme yeterlilikleri ile değerlendirilir. Sosyal davranış kalıpları, etkileşim ritüelleri bütün insanlar için evrensel olgulardır. İnsanın sosyal doğasının kendisine göre gerçekleştiği evrensel kalıplardır. İnsanlar temel örüntü tiplerine göre davranma bakımından, dünyanın her yerinde her zaman aynı davranışları gerçekleştirir. Yani insanın evrensel doğası dendiğinde, sadece biyolojik köken ve benzerlik değil, aynı zamanda temel ritüellere göre davranma bakımından da benzerdirler, aynı örüntülere göre kültürel farklar olmaksızın davranırlar. Sosyal davranış kalıplarının temel özellikleri şunlardır: Kişilerden bağımsız olarak kurumsallaşmışlardır. Eğitim yoluyla öğrenilmişlerdir. Sık sık tekrarlanırlar. Birçok kişi ve grup tarafından genellikle aynı şekilde yerine getirilirler. Kişiler ve gruplar için önceden hazırlanmış kalıplardır. Toplumlar, topluluklar, gruplar, yığınlar ve kitleler tarafından korunurlar, her sosyal kişiden onları yerine getirmesi istenir. Evrenseldirler. Sosyal bir baskı ile beraber vardırlar. Sosyal bir değere sahiptirler. Tarihsel bir süreklilikle nesillerden nesillere aktarılırlar. Yani süregelirler/mütevatirdirler, görgü, gelenek, töre ve yasa ile varlıklarını devam ettirirler.
1-Kurumsallaşma ile sosyal davranışı yerine getiren kişi veya grubun söz konusu davranışı kendi başına üretmediğini, davranış kalıbının kendisinin kişiden bağımsız olarak mevcut bulunduğunu ve bir kişinin veya grubun daha önceden ne zaman ve kim tarafından ortaya konduğu belli olmayan kurallara göre hareket etmesi kastedilmektedir. Evlenen çiftlerin söz, nişan ve evlilik törenlerinde benzer davranışlarda bulunması veya evliliğin her zaman her yerde ve her toplumda çeşitli törenlerle gerçekleştirilmesi bunun örneğidir.
2-Eğitim yoluyla öğrenme, kişilerin ilk çocukluk döneminden itibaren çevrelerindeki insanlardan etkilenmeleri veya onların yönlendirmeleri sonucunda onların isteklerine uygun davranışlarda bulunmaları ile gerçekleşmektedir. Yeni evlenen çiftlerin evlilik hayatlarında, anne ve babalarının biri birlerine karşı gösterdikleri davranış kalıplarına benzer davranışları göstermeleri, bunun örneğidir. Çünkü karılık ve kocalığın gerekleri olan davranış modellerinin ana yapısını kişiler çocukluklarında kendi anne ve babalarının davranışlarını veya çocukluk ve ergenlik dönemlerinde evlenen veya evli olan başka çiftlerin evlilik kurallarına ilişkin görevlerini yerine getirme biçimlerini gözlemleyerek öğrenirler, özümserler. Sosyal davranışlar eğitimle/terbiyeyle kazanılmıştır ve kişisel becerilerin eklenmesi sonucunda başka insanlara göre şekillenmiştir.
Bir annenin çocuğuna verdiği terbiye, birisinin arkadaşına yaptığı tavsiye veya kişinin çevresindeki insanları hesaba katarak çeşitli davranışlarda ve tepkilerde bulunması şeklinde gerçekleşen davranışlardır. Bu davranışlar doğrudan doğruya sosyal davranışlardır. Çift yönlü sosyal davranışlar olarak adlandırılabilirler. Çünkü bu tip davranışlar hem kökenleri hem de sonuçları bakımından sosyaldirler.
Ancak kişiler bu tip davranışlarda daha önceden kendilerine sunulan davranış normlarına bağlı kalmakla birlikte, bu normlara kendilerine özgü bir estetik de(tavır, endam, tarz) kazandırmaya çalışırlar. Bu kişisel ve ortaklaşa ilişkilerin sonucu olan estetik katkı önceki davranış kalıbını dışlayıcı değildir. Onu süsleyen bir öğedir. Bir anlamda önceki sosyal kurallar kişilere ve topluma verilmiş bir tabiat, kişiler ve toplumlarsa bu tabiata bakarak yeni resimler, müzikler, teknolojiler üreten birer sanatçıdırlar. Sosyal hayatta gerçekleşen bu yeni sosyal davranış tipleri dönemlerine özgüdür, öznelerine özgüdür. Her yiğidin bir yoğurt yeme tarzı var, atasözü bu duruma işaret etmektedir. Bütün yiğitler yoğurt yeme davranışı bakımından düşünüldüğünde aynı işi yapmaktadır. Ama bazıları yoğurt yeme biçimi bakımından tarz yaparlar, işe endam katarlar, kibarlık katarlar.
3-Sosyal davranışların sürekli tekrarlanmalarının tipik örnekleri şunlardır: Hayatın başından gönümüze kadar ne kadar toplum varsa hepsinde bütün babaların baba olarak çocuklarına karşı benzer hareketlerde bulunması. Yönetici olan birisinin her zaman her yerde ve her toplumda iktidar yetkisinin gereklerine göre diğer insanları yönetmesi veya kontrolü altında tutması. Farklı dinlere mensup insanların biri birlerine karşı mesafeli davranmaları için her iki dine mensup toplulukların kişileri zorlaması. Satıcıların ve müşterilerin malın değeri konusunda belli bir fiyat üzerinden anlaşması da bu örneklerden birisidir.
4-Sosyal davranışlar birçok kişi ve grup tarafından genellikle aynı şekilde yerine getirilirler. Bundan dolayı evrenseldirler. Çağ, dönem, coğrafya, millet, devlet ve din farkı olmaksızın insanlar temel olarak aynı davranışları tekrarlar . Bir davranış kuralını yerine getirme biçimi farklı olabilir, yalnız farklılık tekniktir,beceri ile alışma tarzıyla ilgilidir.Hıristiyan, Müslüman, Yahudi ve Budist olmaları bakımından farklı olan dört ayrı annenin sırf anne olmaları bakımından bebeklerine ninniler söylemeleri buna örnektir. Yine farklı ekonomik seviyelerde bulunan zenginlerin ve fakirlerin bir yakınlarını kaybederken törensel bazı davranışlarda bulunmaları da davranışın benzer şekillerde tekrarlandığını göstermektedir.
5-Sosyal davranışlar kişiler ve gruplar için önceden hazırlanmış kalıplardır. Müşteri olma bakımından yönetici, öğretmen, işçi, ev kadını ve bir çocuğun aynı davranışlarda bulunması buna örnektir. Farklı özelliklere sahip kişiler müşterilikle ilgili kuralları piyasada hazır bulurlar ve o kuralların gereklerine uygun davranmaya çalışırlar. Kapalı bir sosyal grup için de aynı şey geçerlidir. Grubun dışında olan insanlara karşı ortak bir tavra sahiptirler. Grubun değerlerini ve özelliklerini korumak için farklı olduklarını vurgularlar. İdeolojik, dini, ekonomik ve siyasi gruplar hangi ideolojiye, dine, siyasi harekete ve ekonomik faaliyete mensup olurlarsa olsunlar gruba mensup olmanın farkına vurgu yaparlar. Grup dışındakilere karşı belli bir mesafede dururlar. Açık grup dediğimiz millet, ülke ve devlet şeklinde örgütlenen toplumların toplumsal davranışları da toplum tarafından önceden hazırlanmış ve belli kalıplara oturtulmuştur. Mesela milli değerler, ülkenin geleceği ve devletin mutlak iktidar gücü hakkında topluma mensup olan bir çok kişi ve grup benzer duygulara sahiptir. Onları koruma ve kollamayı bir ödev olarak görürler.
Bu tip sosyal davranışlar ise kişinin doğrudan doğruya sosyal bir hareketin faili olarak yerine getirdiği davranışlardır. Kişi bu tip davranışlarda cemaatin, cemiyetin, bulunduğu sosyal ayırımın ve mensup olduğu cemiyetin üretmiş olduğu her türlü ürüne göre hareket eder, davranışta bulunur. Burada kişiden ziyade toplumun bir aktörü olan kimselerle karşı karşıyayız. Kişi toplumun ortak ruhunun bir aktörü rolünü üstlenmiştir. Kişinin sadece bir aile bireyi olarak çevresini değerlendirmesi, mensup bulunduğu ideolojik gruba göre bütün topluma karşı tutum alması, bulunduğu meslek yada yaptığı işe göre diğer insanlara davranması ve benzeri durumlar buna verilecek önemli örneklerdir. Sosyolojinin üstünde durduğu en önemli sosyal davranış ayırımı bu bölüme giren sosyal davranışlardır.
6-Sosyal davranış kalıpları toplum tarafından korunurlar, her sosyal kişiden onları yerine getirmesi istenir. Evrenseldirler. Sosyal bir baskı ile beraber vardırlar. Sosyal bir değere sahiptirler. Bu özelliklerinden dolayı kalıplaşmış ve atalardan miras alınmış değerlere göre davranmayan kimseler ve gruplar toplum tarafından cezalandırılır. Ahlak, hukuk, gelenek ve görenek gibi kurumlar kişileri ve grupları önce sosyalleşme süreci içinde eğitim yoluyla sosyal davranışın kurallarına uygun davranmaya alıştırırlar. Buna rağmen kabul edilmiş sosyal davranışa uygun davranmayanlar olursa bu kez onlar çeşitli şekillerde cezalandırılırlar.
7-Sosyal davranışlar eğitimle ve öğrenmeyle edinilen nesilden nesile aktarılan gelenek olarak da kabul edilen değer yargılarına veya kültür kalıplarına göre şekillenmiş olan davranış kalıplarına göre gerçekleşirler. Kişilerin her türlü davranışı, öğrenme özelliği bakımından sosyal sayılabilir. Sosyal davranışlar kültür yüklüdürler. Geçmişe ait kimlikleri yeni kuşaklara ulaştırırlar. Öğrenme ile varlıklarını sürdürürler.
Kişi bazında buna verilecek olan uç örneklerden birisi, yüzme bilme ile denize/nehire girme arasındaki ilişkidir. Kişi, denize girmek için yüzme becerisinin gerekliliğini ve yüzme bilmeden denize girmenin tehlikesini çocukluğundan itibaren akran, aile ve okul çevresinde öğrenir. Dolayısıyla yüzme becerisi olmayan birisinin denizin derinliklerine dalmama konusundaki tepkisi ilk görüntüsü itibarıyla kişisel, psişik ve fizyolojik bir tepki olarak algılansa da, sosyal öğrenme süreçlerine bağlı olarak önceden şekillenmiş olduğundan dolayı, bu aynı zamanda sosyal bir davranıştır. Bu tip davranışlar eğitimle öğrenildiğinden ve şekillendiğinden dolayı sosyaldir. Doğrudan doğruya başka insanları etkilememesi bakımından sosyal değildir. Kişiye özgüdür. Kişilerin mesleklerine uygun olarak sergiledikleri davranışlar öğrenmeyle edinilmiştir. Toplumda kişiye verilen rol ve statülere göre kişilerin rollerinin ve statülerinin bilincinde olarak yaptıkları davranışların tümü aynı özelliği taşır.
8-Sosyal davranış kalıpları kişilerden ve aktörlerden bağımsız bir gerçekliğe sahiptirler. Kişiler değişmekle birlikte sosyal davranışın gerektirdiği kurumsal ritüeller başkaları tarafından tekrarlanırlar. Sosyal davranış kalıpları trafik işaretlerine benzer. İlgili trafik işaretiyle karşılaşan her sürücü, işaretin gerektirdiği biçimlere uygun bir şekilde seyahat etmek zorundadır. Kişilerde yaşamlarında karşılarına çıkan her durumla ilgili olarak önceden hazır duran davranış kalıplarının gerektirdiği rolü üstlenerek biri birleriyle dayanışma, iletişim, işbirliği kaynaşma, çatışma ve benzeri bir sosyal sürece katılırlar.
Tartışma Soruları
1-Sosyal kavramının gündelik dildeki anlamları nelerdir, örnek vererek açıklayınız
2-Sosyal kavramı sosyoloji biliminde hangi anlama gelmektedir, örnek vererek açıklayınız.
3-Sosyal kavramının etimolojisini göz önünde bulundurarak sosyoloji biliminde hangi anlama geldiğini açıklayınız.
4-Davranış kalıplarının temel özellikleri nelerdir, maddeler halinde yazınız.
5-Fizyolojik psikolojik ve sosyolojik davranışlar arasında nasıl bir ilişki vardır, örnek vererek açıklayınız.
6-Sosyal davranış kalıpları ile kişiler ve aktörler arasında nasıl bir ilişki var, açıklayınız.
7-–“Sosyal kavramı Latince kökenlidir…………………….kökünden gelmektedir, arkadaşlığa, birlikteliğe ve beraberliğe ait olan ölçüt, kural ve kıymet hükmü demektir” Cümlesinde boş bırakılan yere aşağıdaki kavramlardan hangisi konmalıdır?
a-Sosyoloji b-Socius c-Siyasal d-Society
İkinci Ders
SOSYOLOJİ BİLİMİ VE TOPLUM
Sosyoloji bilimi, sosyal davranışın belirli kurallara, yöntemlere, ilkelere göre araştırılması, sınıflandırılması, yorumlanması yani ilmi bir çalışma konusu olarak ele alınması demektir. Sosyoloji iki kelimenin birleşmesinden meydana gelmiştir. Bu kelimelerden birincisi sociusikincisi ise logic’dir. Öncelikle social kelimesinin anlamlarından yola çıkarak, kavramın insan gerçekliği ile ilişkisini ortaya koymak gerekir. İkinci olarak logic kavramı ve bu kavramın socius kelimesiyle birleşmesinin inşa ettiği manalar üzerinde durmak lazımdır.
Sosyal Kavramının Tanımı: Sosyal kavramı Latince kökenlidir. Socius kökünden gelmektedir. Socius arkadaşlığa ve birlikteliğe ait olan değer ve ölçü demektir, kıymet hükmü demektir. Sosyal; insanlar veya kişiler arasında gerçekleşen arkadaşlık, dostluk ve birliktelik durumu ile ilgili ilişkileri, etkileşimleri ifade etmektedir. Sosyete/society ise bu ilişkilerin aralarında mevcut bulunduğu bir topluluk veya toplulukla ilgili durumu ifade etmektedir. Sosyete, ilişkiler, etkileşimler, dostluklar ve birlikteliklerin somutlaşmış olan biçimleri ve durumları anlamına gelmektedir. İnsan etkileşimlerinin ve beraberliklerinin örneklerinden bazıları arkadaşlık, dostluk, taraftarlık vb. kavramların ifade ettiği her türlü etkileşim biçimidir. Arkadaşlık kavramı belirli kural ve ilişki biçimini ifade eder. Bu ilişki biçimi ilk derste belirtildiği gibi kişilerden bağımsız bir davranış kalıbına delalet eder. Bu durumda kendisine sosyal denilen kurallar soyut birer gerçekliği ifade ederler. İnsanlar etkileştikçe biri biriyle münasebet kurdukça bu soyut gerçek fiili bir hal alır ve somut gerçekliğe dönüşür.
Logy Kavramının Tanımı: Logy; logos ve logic kelimeleriyle aynı kökten gelmektedir. Bu kelime akıl, kelam, söz, konuşma ve akli veya mantıki olan demektir. Akıllı ve doğru karşılaştırma ve muhakeme etme anlamlarına gelir. Aklın ve düşüncenin kendisine göre şekillendiği kurallar sistemi ve yapısı kast edilmektedir.
Bilindiği gibi, konuşma belli kurallar ve ölçüler çerçevesinde sembollerin karşılıklı iletişimi, biri birlerini görmesi veya biri birlerine tekabül etmeleri ile gerçekleşir. İletilerin karşılıklı denkliği veya bir birlerini karşılamaları; anlamı oluşturur. Anlam; etkileşime giren elektronların bir ampulde gerilmesiyle meydana gelen ısının saçtığı ışık gibidir. Elektrik devreleri arasında bulunan ilişki mantıksal bir yapıdır.
İki kişinin konuşması ve bu konuşmanın her iki kişi tarafından anlamlandırılması için, karşılıklı olarak gönderilen iletilerin biri birini görmesi gerekir. Bu durumda iletişimde ve konuşmada gönderilen iletiler karşılıklı olarak biri birlerini gören ve biri birlerine bağlı olan sembollerden oluşmaktadır. Bu semboller de, yani kelimeler ve diğer iletiler ortak bir yapının uzantısıdırlar. Mesela konuşan bir kaynak kişi “ücretler yüksek değildir, düşüktür” dediğinde, dinleyicinin veya alıcının bu ifadeyi anlaması için önceden “ücret”, “yüksek”, “değil”, “düşük” ve bu kelimeleri biri birine bağlayan bağlaçların nasıl bir anlam meydana getirdiğini bilmesi gerekir. Dolayısıyla etkileşimler biri biriyle mantıksal ilişkisi olan iletilerle gerçekleşmektedir. Bu ilişkileri belirleyen mantıksal yapılar kişilerden bağımsız bir gerçeklik alanı oluştururlar.
Logy kelimesi Türkçe’de her ne kadar daha çok bilim olarak anlamlandırılmış ise de, aslında mantık demektir. Logy bilim kelimesinin anlamını tam olarak karşılamaz. Ancak hakkında bilimsel bilgi elde edilecek olan şeylerin arasında mantıksal yani logik bir ilişki bulunmalıdır. Logy kavramı; doğrudan doğruya science yani bilim anlamına gelmez. Türkçe’de kullanılan bilim kavramının içeriğine bakılırsa bu kelime İngilizce ve diğer batı dillerinde bilim anlamına gelen science terimini ifade etmektedir. Logy batı dillerinde bilim anlamına gelecek şekilde kullanılmıyor. Tek başına kullanıldığında mantık bilimi demektir.
Aristo, Felsefeyi, günümüzün ifadesiyle bilimi; önce logy’yi tanımlamakla yani mantık bilimini tanımlamakla başlatır. Çünkü mantık bilgi toplama ve derlemenin en önemli aracıdır. Derlenen bilgilerle ilgili imajların her kes tarafından aynı anlama gelecek şekilde algılanması gerekir. Yani bilimsel bilgiler mantık kuralları çerçevesinde biri biriyle ilişkilendirilebilmelidir.
Bilim için Batı dillerinde, science kelimesi kullanılmaktadır. Science, Latincede bilgi anlamına gelen scientia kelimesinden türetilmiştir. Kelimeyi ilk defa Aristo, gerçek, akli ve mantıki bilgi anlamında kullanmış. Daha sonra, Yeniçağın başlarında tabiat felsefesi denilen bilimler bu kavramla ifade edilmiştir. Tabiat felsefesi grubuna giren bilimlerin başında ise, fizik, kimya, biyoloji, jeoloji ve astronomi gibi bilimler gelmektedir. Zamanla, felsefe terimi yerine, bilim kelimesi kullanılarak “tabiat bilimleri” kavramına geçilmiştir.
Yani, Science bilim demektir, Logy ise hakkında bilimsel incelemenin yapılabildiği mantıksal olgu anlamına gelmektedir. Bu durumda sosyal olan şeyler; hakkında mantıksal inceleme yapılabilen ve bilimsel bilgi üretilebilen olguları ifade etmektedir.
Psikoloji ve sosyoloji terimlerinde kullanılan logy kavramı, sosyal olan şeyin oluşturduğu mantıksal yapı demektir. Veya zihne, nefse, bilince veya duygulara ait olan şeylerin oluşturduğu mantıksal yapı anlamınadır. Bu mantıksal yapı biri birine bağlı soyut öğelerden oluşur. Bağlılıklar belli bir yasaya ve ölçüye göre gerçekleşir. Bu yasalar ve ölçüler kendi aralarında bir düzen ve yapı meydana getirir. Her şey genel bir yapının alt bileşeni olarak işler. Logy(loji) kavramıyla sonlanan, biyoloji sosyoloji, antropoloji gibi terimlerin hepsi mantıksal bir düzenin ve yapının mevcut bulunduğuna işaret eder.
Sosyoloji kavramı, terim olarak, insan etkileşimlerini şekillendiren örüntülerin/kalıpların oluşturduğu mantıksal yapı demektir. Sosyoloji bilimine göre her türlü insan davranışı, önceden hazır olduğu varsayılan kalıplara, örüntülere ve değerler göre gerçekleşir. Bu örüntüler de kendi aralarında yukarıda belirtildiği gibi mantıksal bir yapı oluşturur. Bu yapı tıpkı tabiat düzeninin işleyişinde olduğu gibi belirli bir yasaya veya yasa düzenine göre işler. Rastgele işlemez. Bundan dolayı sosyal yapılar bilimsel olarak incelenebilir.
Sosyolojik yapıların örnekleri de şunlardır: Annelikle ilgili roller, görevler ve sorumluluklar ana gövdeleri bakımından insan yaşamının olduğu bütün coğrafyalarda ve dönemlerde şekil olarak her zaman aynıdır. Böyle olduğu için ilk çağdaki bir annenin annelikle ilgi fedakârlıkları çağımızdaki annelere örnek olarak sunulur. Savaş içinde aynı şey söylenebilir, Hayatın başından bu yana destanlarda tekrarlanan kahramanlık öyküleri günümüz, kahraman adayları için her zaman birer örnektir. Çinli bir ailenin çocukları için düşündükleri ve geliştirdikleri öneriler, bazen Amerikalı bir aile için de aynen geçerli olabiliyor. Ekonomik hayat için de benzer örnekler vardır, emek, ücret, fiyat, değiş tokuş bedelleri din, kültür, coğrafya ve dönem farkı olmaksızın ana gövdeleri bakımından bütün insanlar için aynı davranış kalıplarına ve şekillerine göre gerçekleşir. Bunlardan dolayı dönemler, çağlar ve toplumlar sosyal hayat yönüyle karşılaştırılmaktadır.
SOSYOLOJİ ve TOPLUMBİLİM
İnsanlar tabii varoluşlarının bir gereği olarak karşılıklı etkileşim, iletişim ve tutum içerisindedir. Bu etkileşim dışında var olma mümkün gözükmemektedir. Bütün insanlar hayatın başından beri kendileri ile etkileşimde bulundukları veya kendileri ile birlikte bulundukları bir toplumla ilgili bir kimliğe sahip olmuşlardır. İşte sosyoloji bu birlikte bulunma durumu ile ilgili olarak benzer şekiller ve süreçler içerisinde gerçekleşen ve kendini bize gösteren sosyal olaylar, olgular ve süreçlerle ilgili bir bilimdir.
Sosyoloji terimi matematiksel bir kavram değildir, geometrik bir anlamı yoktur, yani sosyal kelimesi bir büyüklüğü veya küçüklüğü ifade etmez. Türkçe’de sosyoloji anlamına kullanılan toplum-bilim kelimesi kelime anlamı bakımından bir büyüklüğün, küçüklüğün yani niceliğin bilimi anlamına gelir. Niteliğin veya bağlantısal durumun bilimi anlamına gelmez. Çünkü toplum kelimesi aritmetik bir ifade olduğundan dolayı niceliği ifade eder. Halbuki sosyal kelimesi, yukarıda belirtildiği gibi, bir arada bulunan insanların toplamı demek değildir; bir arada bulunan insanların arasındaki ilişkiler, süreçler, etkileşimler ve bunlar sonucunda meydana gelen davranış kalıpları anlamına gelir. Ancak mesleği sosyal bilim olan birisi veya sosyal bilimlerle ilgilenen birisi, toplum-bilim kelimesini kelime anlamıyla kullanmaz; onu batı dillerinde kullanılan sosyoloji anlamına gelecek şekilde kullanır. Toplumbilim terimi, kelime kökeni ve türeme biçimi bakımından Sosyoloji teriminin anlamını tam olarak karşılamıyor. Ancak bir bilimin adı olarak düşünüldüğünde, Toplumbilim terimi Sosyoloji teriminin anlamını tam olarak karşılamak üzere kullanılmaktadır. Yani bilimsel anlamları bakımından Sosyoloji ve Toplumbilim terimleri aynı manaya gelmektedir.
SOSYAL BİR VARLIK OLARAK İNSAN
İnsan tabii olarak sosyal bir varlıktır. Hayatın başından itibaren insanlar sosyal bir ortam içinde doğarlar, büyürler ve gelişirler. Sosyal ortam olmadan yani sadece biyolojik özellikleri ile insanın günümüzde bildiğimiz insan gibi, yürüyebilmesi, konuşabilmesi, organlarını kullanabilmesi, düşünebilmesi, kendi dışındaki insanlarla ilişkiye girebilmesi, onlarla birlikte hareket edebilmesi, üretimde kendi bedeni dışında çeşitli araç ve gereçler kullanabilmesi mümkün değildir.
Çünkü insan yaratılışı bakımından kendi dışındaki canlılarla mukayese edildiğinde çok zayıf ve güçsüz bir canlı olarak karşımıza çıkar. Yani biyolojik varlığı bakımından kendi kendini yaşatabilecek, geliştirecek, koruyacak, besleyecek bir yetkinlikte değildir. Mutlaka eğitimle kendisinden önceki insanların kendine yol göstermesi, yardım etmesi veya bir model oluşturmasıyla gelişmek ve hayatı yaşamak zorundadır. Örneğin insanlar dışındaki canlılar bedenlerini kullanarak kendilerini sıcaktan, soğuktan ve düşmanlardan koruyabilirler. Bedenlerini ya kaçarak, ya derilerinin yapısını kullanarak, ya da pençeleri ve dişleriyle geliştirme ve savunma özelliklerine sahiptirler. Halbuki insanın çıplak bedeni başka insanların yardımı, desteği ve yönlendirmesi olmaksızın kendini koruyabilme ve geliştirme özelliğine sahip değildir.
İnsan türü tabii olarak sosyal bir varlık olduğundan dolayı evrimci sosyal teorilerin iddia ettiği gibi, sonradan yani evrim geçirerek kendi kendini geliştirmiş ve insan olma vasfını evrimin belli bir aşamasında kazanmış değildir. Evrimci sosyal teoriler insan türünün diğer canlılarla yaşam mücadelesine girdiğini, hayatın ilk dönemlerinde diğer canlılar gibi bir canlı olduğunu ve yaşam mücadelesi ile diğer canlılara galip geldiğini, bundan sonrada düşünmeyi, konuşmayı, hem cinsleriyle sosyal birlikler oluşturmayı zaman içerisinde öğrenerek insan olma başarısını kazandığını iddia ederler.
Yani evrimci mantığa göre insan türü hayatın başında aynen diğer canlılar gibi hareket ediyordu. Beslenmek için tek başına mücadele ediyordu. İhtiyaçlarını karşılamak ve yaşamını devam ettirmek için bedenini kullanıyordu. Halbuki beden yapısı itibarı ile insan diğer canlılardan daha zayıf olduğu için yaşam mücadelesinde onlara karşı başarılı olamazdı. Onu başarılı kılan sosyal özelliği ve yaşamın başından itibaren diğer canlılarla mukayese edildiğinde daha mükemmel özelliklere sahip olmasıdır. İnsanın hayat mücadelesinde başarılı olması için, hayatın başından itibaren sosyal bir kişiliğe sahip olması, sosyal bir ortam içinde doğup büyümesi ve sosyal hayatın gerektirdiği yeteneklerle donatılmış olması gerekir.
Sosyal ortamın insanlara kazandırdığı birçok özellik vardır: Birincisi, İnsanlar düşünmenin temel aracı olan dili sosyal ortamda hazır bulurlar ve onunla konuşurlar. Dolayısıyla düşünmenin temel araçları olan kavramlar kişiler dışında toplum tarafından önceden hazırlanmışlardır. Bundan dolayı aynı dili konuşanların düşünceleri biri birine benzer. Çünkü aynı malzemeyi kullanıyorlar. Ortak dil, ortak bir düşünce ve davranış demektir.
İkinci olarak insanlar her bakımdan bir çok şeye muhtaçtır. Hiçbir insan tek başına bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek yetkinlikte değildir. Bundan dolayı insanlar arasında bir işbölümü vardır. Örneğin, tükettiğimiz ürünlerin birçoğunun bizim dışımızda başka insanlar tarafından üretildiğini görmekteyiz. İnsanın beslenmesi, barınması ve güvenliği her yerde ve her zaman diğer insanların doğrudan veya dolaylı desteğine bağlıdır. Ücret, fiyat, yardım, hediye, işbirliği ve benzeri faaliyetler bu ihtiyaçların karşılanması ile sonuçlanır
Üçüncü olarak, sosyal ortam kişisel kimliklerin yanı sıra sosyal kimlikleri de insanlara sunar. İnsanlar edindikleri bu kimliklerle özgünlüklerini, farklılıklarını, aidiyetlerini ve karşıtlıklarını fark ederek yaşarlar. Aidiyet ve sosyal kimlik insana güven verir. Bu güven onun psikolojik sağlığı için çok önemlidir. Sosyal ortam geçmişten gelen bir geleneğe bağlı olarak şekillenmiştir. Bu geçmiş bir kültürel birikimin ürünüdür. Bundan dolayı sosyal davranışlarımızı belirleyen kurallar kültürün taşıyıcısıdırlar, sosyal kimlikleri yeni kuşaklara ulaştıran aktörlerdir.
İnsanın sosyal olma özelliği, insan türü için düşünme, akıl ve üretimde araç kullanma yeteneklerinden daha önemlidir. Çünkü düşünme ve akıl, sosyal ortam olmadan kendi başlarına devreye giremiyorlar. Yabani ortamda büyüyen insan yavrularının düşüncesi ve aklı onların yabani hayvanlar gibi davranmasına neden oluyor. Ancak sosyal ortamda bu melekeler, diğer insanların akıl ve düşünme melekesi gibi gelişebiliyor, olgunlaşıyor.
2. BÖLÜM TARTIŞMA SORULARI
1-Sosyoloji bilimini, Sosyoloji teriminin etimolojisini göz önünde bulundurarak tanımlayınız.
2-Mantık/logy ile konuşma arasında nasıl bir ilişki var örnek vererek açıklayınız
3-Logy/mantık ile science/bilim arasında nasıl bir ilişki var örnek vererek açıklayınız.
4-Sosyoloji bilimi kavramı ile toplumbilim kavramı arasında ortak ve farklı yönler nelerdir, örnek vererek açıklayınız.
5-İnsanın sosyal bir varlık olması ile evrimci sosyal teoriler arasında nasıl bir ilişki var, örnek vererek açıklayınız.
6-İnsanın sosyal bir varlık olarak tanımlanması ile düşünen ve akıllı bir varlık olarak tanımlanması arasında nasıl bir fark var örnek vererek açıklayınız.
ÜÇÜNCÜ DERS
SOSYAL YAPI ve SOSYAL OLGU
Sosyoloji Bilimi, insanların etkileşim biçimlerini belirleyen ve mantıksal bir yapı görünümünde olan kalıplaşmış ve şekillenmiş sosyal davranışları inceler. Bu davranış kalıpları birinci bölümde belirtildiği gibi, hazırdır, eğitimle edinilir, nesilden nesile aktarılır, süreklidirler, evrenseldirler, insan türünün ortak hafızasının bir görünümü şeklindedirler, değer yüklüdürler ve birer norm niteliğindedirler.
Bu davranış kalıpları insanlar konuştukları, etkileştikleri ve davranışta bulundukları zaman karşımıza çıkarlar ve gözlemlenebilirler. Yani bu örüntüler hazır olmakla birlikte, kişilerden bağımsız olmakla birlikte, kişilerin eylemlerinden bağımsız olarak görülmezler ve gözlenmezler. Kardeşlik rolünü üstlenmeyen kardeşler olmadığı müddetçe yada o rolü üstlenebilecek aktörler var sayılmadığı müddetçe kardeşliğin nasıl bir şey olduğu açıkça gözlemlenemez ve onun hakkında açıklama yapılamaz.
Bu durumda davranış kalıpları dediğimiz örüntüleri anlamak için konuyu iki yönüyle ele almak gerekir. Bunlardan birisi, anlam, değer, norm, kural yüklü olan ve varlıkları soyutlama ile anlaşılan soyut davranış kalıplarının varlığıdır. İkincisi ise bu davranış kalıplarının ve örüntülerinin görünürlüğünü ve fiilen uygulanmasını sağlayan, aktör veya fail/özne olarak değerlendirilen kişiler veya insanlardır.
Sosyal yapıyı bu iki öğenin karşılıklı ve birbirini tamamlayan ilişkileri ve etkileşimleri çerçevesinde ele almak gerekir. Yani bir sosyal yapı en genel biçimiyle önce ikiye ayrılır. Bunlardan birincisi aktör dediğimiz insanlardır. Aktörler birer sosyal kategoridir. Paylaşılan ortak özelliklere göre gözlemci tarafından belirlenirler. Bir kategoride yer alanlar, bir sosyal grup, birlik, topluluk veya toplum değildir. İkincisi ise bu aktörün kendisine göre davranmak zorunda olduğu örüntülerdir, kurallardır, normlardır, davranış kalıplarıdır. Bu iki temel öğe, birbirine bağlı olarak görünürler, karşımıza çıkarlar. İkisi de aynı varlığın veya varoluşun farklı yönleridir. Mantıksal olarak soyut olanlarla somut olanları öncelik ve sonralık durumuna göre sıralamak mümkün değildir.
Ancak şu anda yeni doğan bir insan düşünüldüğünde, bu insan beden bakımından geliştikçe, yani büyüdükçe, soyut olan bu davranış kalıplarını da çevresinde görerek veya telkinler yada öğretimler sonucunda öğrenir, elde eder. Öğrendiği davranış kalıplarını bizzat kendi davranışıyla uygulamaya koyarak sosyalleşir. Bu durumda yeni doğan insan bu davranış kalıplarını ve örüntüleri sonradan öğrenmiş olur.
Ama insan türünün tümü göz önünde bulundurulduğunda, hayatın başlangıcından itibaren ilk insan veya insanların, konuşmayı bildiklerini, bir insan gibi davranma konusunda gerekli becerilere sahip olduklarını varsaymak durumundayız.Bu insanlar, kadınlığa, erkekliğe, kardeşliğe, anneliğe vb. sosyal etkileşim kalıplarına bağlı olarak davranıyorlardı. Bunları biliyorlardı. Bir insanın insan gibi davranmasını sağlayan temel davranış kalıpları konusunda yeterli bir algıya ve uygulama becerisine sahiplerdi.
Sosyal yapı, insanların bulundukları her sosyal ortamda oluşan ve tekrarlanan bir yapıdır. İnsanlar millet ve toplum olarak aynı ülkenin vatandaşları olma bakımından, bir ülkenin veya milletin sosyal yapısının aktörüdür. Bir köyün, kasabanın ve mahallenin halkı olma bakımından hemşehri topluluğunun sosyal yapısının aktörü olurlar. Bir ailenin veya akraba topluğunun üyesi olma bakımından, aile ve akraba topluluğunun sosyal yapısının aktörüdür. Bunların dışında insanlar günümüz toplumlarında, eğitim, şirket, kooperatif, spor kulübü gibi fonksiyonel, resmi ve işlevsel grupların ve takımların sosyal yapısının birer aktörüdür. Eğer; siyasi, ideolojik ve dini sosyal eğilimleri yüksek ise, bu inançlar doğrultusunda oluşan sosyal grupların yapılarının bir aktörü olabilirler. Verilen bu örneklerin hiçbiri, bir kişinin bulunduğu bir sosyal yapıdan başka bir sosyal yapıya ait bir aktör olmasına engel değildir.
Bir kişinin aynı zamanda farklı sosyal yapıların bir aktörü olması, sosyal yapıları durağan, donuk ve sabit yapılar olmaktan çıkartır. Sosyal yapıları devinim, değişim ve gelişim süreçleri bağlamında tutar.
Sosyal yapı, kavramını ilk defa kullanan sosyologlar sosyal yapıların sadece gözlemciye, araştırmacıya göre donuk, durağan ve statik olduğunu savunmuşlar. Gerçekten sosyal yapıların, devinim içinde yani dinamik olduklarını belirtmişler.
Bir sosyal yapının devinim içinde olması, o yapının önceki zamanı/durumu ile sonraki zamanı/durumu arasındaki değişmeye işaret eder. Örneğin, bir ailenin belli bir zamandaki sosyal yapısı ile daha sonraki bir zamandaki sosyal yapısı arasında hem nicelik hem de nitelik bakımından değişmeler meydana gelir. Bu değişmelere aile üyelerinin yaşlanması, hastalanması, evlenmesi, yeni gelir kaynakları edinmesi, doğum ve evlilik yoluyla yeni üyelerin eklenmesi, yeni mesleki kariyerler edinmeleri ve bazılarının ölmesi gibi örnekler verilebilir.
Benzer bir durum bir milletin ve ülkenin sosyal yapısı için de geçerlidir. Mesela sadece demografik yani nüfus yapısı bakımından Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yıllarındaki nüfusu ile 2018 yılındaki nüfusunu karşılaştırdığımızda, Türk milletinin nüfus yapısında 95 yıl boyunca meydana gelen değişmeyi nüfus yapısı bakımından görmüş oluruz.
Türk milletinin sosyal yapısında 95 yıl boyunca meydana gelen değişmeyi eğitim bakımından da karşılaştırmak mümkündür. Mesela Cumhuriyetin kuruluş yıllarında okuma yazma bilenlerin oranı, yüksek okul mezunu olanların oranı, Türk veya yabancı misyoner okullarından mezun olanların oranı arasında büyük bir değişmenin olduğu görülebilir.
En genel biçimi ile denebilir ki, bir kişi aynı zamanda ve ülkede, bir ailenin, milletin, ideolojik grubun, spor takımının, resmî devlet kurumunun ve okul grubunun sosyal yapısının aktörü, öznesi veya faili olur.
Sosyal yapı durağan olmadığı ve sürekli bir şekilde değiştiği için bazı sosyologlar sosyal yapı kavramı yerine sosyal yapılaşma deyimini kullanırlar. Sosyal yapılaşma, kişilerin yeni sosyal ortamları birbirleri ile etkileşerek yeniden kurmaları şekilde gerçekleşir. Bir okulda eğitime birlikte başlayanların sosyal etkileşime girerek yeni sosyal gruplar kurmaları yapılaşmaya örnek gösterilebilir.
Bir ülkenin vatandaşlarının, halkının ve milletinin, teknolojik yenilikler, sanayileşme ve yeni tüketim biçimlerine yönelmesi sonucunda sosyal yapısında değişmeler olur. Bu değişmeler toplum üyeleri ve kurumları tarafından yeniden yapılaşma şeklinde gerçekleşir.
Sosyal yapı, kişiler, gruplar, kurumlar, mevkiler, normlar, örüntüler ve değerlerden meydana gelir.
SOSYAL YAPININ AKTÖRLERİ: KİŞİLER, GRUPLAR, TOPLULUKLAR VE TOPLUMLUMLAR
Sosyal yapının aktörleri, failleri veya özneleri insanlardır. Insanlar birbirleriyle etkileşime girdikleri andan itibaren aktörlük rolünü oynamış olurlar. Bu rolün nasıl oynandığını, etkileşim süreçlerinin kapsamının ne olduğunu, etkileşim süreçlerinin türleri ve yaptırım güçlerini ayrı bir bölümde açıklayacağız. Bu başlık altında insanların Görünür ve süreklilik arz eden somut maddi varlıkları veya bedenlerinin çeşitliliğini açıklayacağız. Burada aktör konumunda olan bir kişi vardır. Bu kişi çeşitli özellikleri bakımından değişik şekillerde tanımlanır. Şimdi bu tanımlama veya özelliklerden yola çıkarak bir sosyal yapıyı oluşturan temel birimin özelliklerini kabaca sıralayacağız.
1-Insanlar öncelikle beden olarak düşünüldüklerinde Demografik ve nüfus yapısıyla ilgili birer birimdirler. Insanların yaş kategorilerine ayrılması, cinsiyetlerine göre değerlendirilmesi bedensel değerlendirmenin örneklerinden birisidir.
Mesela insanlar yaşları bakımından, bebek, çocuk, ergen, genç, yetişkin ve yaşlı olarak tasnif edilirler. Bu tasniflendirme sosyoloji bilimine göre düşünenlerin ihdas ettiği bir sınıflandırma değildir. Tabii olarak bütün toplumlarda ve tarihin bütün dönemlerinde insanlar beden olarak bu şekle benzeyecek şekilde tasnif edilirler. Mesela, uygarlık öncesi dönemde yaşamlarını hazır ürünlerin toplayıcılığı ile güvence altına alan takımlar ve kabileler şeklinde örgütlenen insanlar, kendi toplumlarında yaşayanları çocuk, genç ve ihtiyar ya da yaşlı olarak sınıflandırıyorlardı. Evliliğe ilişkin temel rolleri biliyorlardı. Günümüz toplumlarında da insanlar ilk dönemlerde olduğu gibi yaşları bakımından ayırıma tabi tutulurlar. Dolayısyla insanların yaşları bakımından gözlenmesi ve tasnif edilmesi tabii bir sosyal düşünme sürecinin sonucudur. Sosyoloji bilimi de insanları veya bir coğrafyada yaşayan halkı yaş bakımından insanları kategorilere ayırır.
İnsanların yaşları veya gelişim dönemleri bakımından sınıflandırılması, sadece fizyolojik bir farklılığa işaret etmez. Bu sınıflandırma, sosyal sorumluluklara ve yükümlülüklere de işaret eder. Gelişim aşamaları bundan dolayı statülere ve rollere de gönderme yapar. Çocuklardan, çocuklar gibi davranmaları, yetişkinlerden yetişkin rolü oynamaları ve kendi statüleriyle mütenasip olan görevleri yerine getirmeleri beklenir.
2-İnsanın cinsiyet bakımından sınıflandırılması’da insanların fiziki özelliklerine bağlı olarak yapılan bir tasniftir. Kadınlar ve erkekler hem beden hem de sosyal özellikleri ve sorumlulukları bakımından kategorize edilirler. Kadınlar ve erkekler ayrıca evli, bekar ve boşanmış olma durumlarına göre değerlendirilirler. Her ne kadar evlilikle ilgili roller bir sosyal etkileşim kalıbı olarak düşünülse de somutlaştırılabilen bir özelliği de taşımaktadırlar.
Cinsiyet farklılıkları ve cinsiyete bağlı etkileşim biçimleri de sadece fizyolojik bir durum olarak değerlendirilmez. Aynen gelişim aşamalarında olduğu gibi, sosyal satatü ve rolleri de belirler. Bu bakımdan cinsiyet aynı samanda sosyal bir duruma da işaret etmektedir.
3-İnsanlar bir de yerleşim yerleri büyüklüğüne ve biçimine göre kategorize edilirler. Bu bağlamda bir ülkenin, bir köyün, bir kasabanın ve bir şehrin insanlarından bahsedilir. Dağlı insanlar, ovada yaşayanlar, çarşıda gezenler vb. kategorilendirmeler yine yapılmaktadır. Sosyal coğrafya kapsamında değerlendirilen bu türden özellikler, yine bir sosyal yapının fiziki kısımlarını oluştururlar. Köy, kasaba, mezra, şehir, büyükşehir gibi kavramlar kendiliğinden bir sosyal yapının alt yapı özelliklerini gösterirler.
4-İnsanlar fiziki özellikleri bakımından ve görünür faaliyetleri düşünüldüğünde, farklı işleri, mesleki faaliyetleri ve iktisadi görevleri yerine getirirler. İnsanlar bu özelliklerine göre düşünüldüğünde, zengin, orta halli, fakir, işçi, işveren, girişimci, ücretli, köle, efendi, ağa ve azap gibi ayrımlara tabi tutulur.
5- İnsanlar görünür özellikleri düşünüldüğünde, kimi zaman sağlıklı, hasta, sakat, özürlü ve düşkün gibi özelliklere göre de sıralanır ve tasnif edilir. Bu özellikler insanların toplumsal yapıdaki görevlerini ve sorumluluklarını değiştirir. Hastalar hasta rolünü oynar ve çevredeki insanlar da bu role göre hastaya davranır. Özürlüler, yaşlılar, çocuklar, yetişkinler ve kadınlar için de benzer bir durum vardır. Görünür beden ve kişi özellikler bu bakımdan insanların sosyal rollerini ve statülerini belirler ve şekillendirir.
6- İnsanlar günümüzde fazla işlevsel olmamakla birlikte soy, kabile, ırk ve etnik köken bakımından da farklılaştırılırlar, bu özellikleri bakımından tanımlanırlar. Eski toplumlarda ve dönemlerde ırk ve soy çok daha belirgin bir fizyolojik ayrım ölçütü olduğu halde, günümüz toplumlarında ırk ve soyun gerçek hayatta o kadar fazla etkisi bulunmamaktadır.
Ama buna rağmen ırk ve soy kökenleri üzerinden inşa edilen sosyal kategoriler ve aidiyetler de sosyal yapıyı etkiler. Mesela Türk kavramı özü bakımından bir ırkın adıdır. Ama bugün kendisine Türk denilenler veya kendilerini Türk sayanların büyük çoğunluğu biyolojik olarak Türk değildir. Benze bir durum kendilerine kürt denilenler veya kendilerini
7-İnsanlar görünür özellikleri bakımından bir de, topluluk/cemaat, toplum/cemiyet, grup, kalabalık, yığın, taraftar, zümre vb. tarz ayırımlara da tabi tutulurlar. Bu ayırımlar da eski toplumlarda vardı, günümüz toplumlarında da yapılmaktadır.
SOSYAL YAPININ SOYUT UNSURLARI: ÖRÜNTÜLER, KURALLAR VE DEĞERLER
Bir sosyal yapı’da her zaman karşımıza çıkan ve varlıkları eylemler veya etkileşimler gerçekleşirken anlaşılan ikinci temel unsur ise davranış kalıplarıdır. Örüntülerdir. Sosyal kalıpların niteliklerini birbirleriyle olan ilişkilerini, aktörler üzerindeki etkilerini ve özelliklerini yukarıda belirttik. Bu başlıkta örüntülerin genel yönlerini ve sosyal yapıda işgal ettikleri mevkileri özetle anlatacağız. İnsanların bu kalıplara yükledikleri anlamları genel olarak değerlendireceğiz.
1-Sosyal kalıpların bir kısmı dar anlamda/mikro düzeyde insan ve kişi etkileşimlerini belirler ve şekillendirir. Bir kısmı ise makro düzeyde kişilerin veya aktörlerin davranışlarını ve etkileşimlerini düzenler. Mikro düzeyde davranış düzenleyen kalıpların örnekleri arkadaşlık, kardeşlik, karılık, kocalık, annelik, babalık, öğrencilik ve öğretmenlik gibi etkileşim biçimi kalıplarıdır, kurallarıdır. Makro düzeyde etkileşim kurgusu gerçekleştiren kalıpların örnekleri ise vatandaşlık, milletdaşlık, dini aidiyetler, hemşehrilik, meslektaşlık ve çağdaşlık gibi davranış kalıplarıdır. Buradaki ayırımın temel ölçüsü ise birbirlerini doğrudan doğruya tanıyıp etkileşenler ile birbirlerini hiç görmedikleri, birbirleriyle hiç yüzleşmedikleri halde müşterek kabul edilen inançlar ve değerler düşünülerek aynı veya benzer olduklarını varsayan insanlar ve toplumların varolmasıdır.
2-Sosyal kalıpların ikinci temel özelliği ise, bunların bir kısmının insanları ve kişileri yakınlaştırmasıdır, bir kısmının ise uzaklaştırmasıdır. Meela kardeşlik, arkadaşlık, annelik, babalık gibi kalıplar yakınlaştırıcıdır. Ama düşmanlık, rekabet, kavga, çatışma gibi durumları gösteren kalıplar ise uzaklaştırıcıdır. Yakınlaştırıcı ve uzaklaştırıcı örüntülerin yakınlaştırma ve uzaklaştırma düzeyleri her zaman aynı değildir. Bunların bir kısmı çok kaynaştırıcı oldukları halde bir kısmı geçici birlikteliklere ve işbirliklerine işaret eder, onlara gönderme yapar.
3- Davranış kalıplarının kişiler ve etkileşim süreçleri içinde bulunan kesimler üzerindeki ağırlığı da her zaman aynı değildir. Bu kalıplara göre davranma kimi zaman zorunludur, kimi zaman ise o kadar zorunlu değildir. Bundan dolayı davranış kalıplarının bir kısmı insan türünün herhangi bir seçim yapma özgürlüğü olmadan doğrudan doğruya taklid ettiği ve uyguladığı kalıplardır. Bir kısmı ise kanun hükmündedir, Bir kısmı töre, bir kısmı gelenek, bir kısmı ise görgü kuralı olarak değerlendirilir. Davranış kalıpları bu bakımdan tasnif edildiklerinde karşımıza halkbilim, kültür ve zihniyet gibi kavramlar da çıkar. Davranış kalıpları bu yönüyle ilerde ayrıntılı olarak incelenecektir.
4-Davranış kalıpları bir de sosyal kurum olarak karşımıza çıkarlar. Bu yönüyle düşünüldüğünde bu kalıpların bir kısmı aile ilişkilerini, bir kısmı iktisadi ilişkileri, bir kısmı yönetsel ve siyasi ilişkileri, bir kısmı eğitim ilişkilerini bir kısmı dini ve itikadi ilişkileri bir kısmı sağlık ilişkilerini bir kısmı ise insanların eğlence, spor, sanat ve müzik gibi faaliyetlerini ve etkileşimlerini düzenler. Bu sosyal kurumların hepsi davranış kalıplarının söz konusu korumun temel amaçlarına göre insan etkileşimlerini düzenler ve kendi aralarında özel bir yapı görünümü oluştururlar. Sosyal kurum ifadesi, davranış kalıplarının aktörleri belirli kurallara göre mantıksal ve örgütlü bir tarzda düzenlemelerini esas alır.
5-Davranış kalıpları aktörlerle ilişkilendirildiklerinde bir de statü ve rol kavramlarıyla bizi yüzleştirir. Her davranış kalıbı bir diğer kalıba göre mertebeli bir görünüm sunar bu görünümlerden dolayı kişilere birer statü, yani toplumda bulunulan mevki veya konum sunarlar.
3. BÖLÜM TARTIŞMA SORULARI
1-Sosyal örüntülerle kişiler arasında nasıl bir ilişki var? örnek vererek açıklayınız.
2-Sosyal yapı kavramını aktörler ve örüntüler bağlamında örnek vererek tanımlayınız.
3-İnsanların gruplaşmaları, toplumlara ayrılmaları ve örgütlenmeleri ile sosyal yapı arasında nasıl bir ilişki var, örnek vererek açıklayınız.
4-Sosyal Yapının dinamik olaması ne demektir, açıklayınız.
5-Bir sosyal yapının aktörlerinin en genel biçimiyle temel özellikleri nelerdir, maddeler halinde yazınız.
6-Bir sosyal yapının örüntülerinin temel özellikleri nelerdir, maddeler halinde yazınız.
7-Aralarında sosyal bir temas ve ağ olmadığı halde gözlemciye göre toplumlumun benzer ve farklı özellikleri hakkında yapılan değerlendirmelere ne denir?
a-Sosyal araştırma b-Sosyal kategori c-Sosyal grup d-Sosyal bilinç
DÖRDÜNCÜ DERS
SOSYAL YAPININ TEKRARLANAN BİÇİMLERİ: SOSYAL OLGU
Durkehim, Sosyoloji biliminin temel araştırma biriminin “sosyal olgular” olduğunu söyler. Sosyal olgular; hazırdır, dışsaldır, nesneldir, sosyal bilincin ve kamusal vicdanın taşıyıcısıdır. Sosyal olgular birinci bölümde belirtilen “insan etkileşimlerini belirleyen ve mantıksal olarak düzenlendiği gözlemlenebilen davranış kalıpları” gibidir. Sosyal olgulara örnek olarak abilğe, ticari bir alış verişe, dini bir törene, töreye ve geleneğe ilişkin kuralları örnek olarak verir.
İnsanlar daha doğrusu bireyler belirtilen bu örneklere ilişkin görevleri ve sorumlulukları çok sık tekrarladıkları için, sanki bu davranışlar onun tercihi imiş gibi algılanır. Kişi bu davranışları sanki istemli bir seçimle değil, kendiliğinden kişisel doğasının bir gereği olarak yapar gibi davranır. Zaten öyle olmalı, davranılmalı gibi bir bilinçle hareket eder. Kişi alışkanlık gereği tekrarlanan bu davranışların, bir Ancak bu olgularla ilgili görevler yapılmadığı zaman kişi yaptırımla karşılaşır. Sosyal olgu kişi farklı davrandığı zaman etkisini gösterir. Hukuki bir kuralı yerine getirmediğimiz zaman, kardeşliğin gerektirdiği sorumlulukları yapmadığımız zaman yargılanırız, toplum tarafından dışlanırız. Durkheim benzer örneklerle olguların, dışsal olduklarını, subjektif olmadıklarını ve kişi üzerinde caydırıcı bir etki bıraktığını anlatmaya çalışır.
Sosyal olgulardan maddi olanlara, toplumu, milleti, devletin örgütlenmiş biçimlerini, nüfusun demografik yapısını ve yerleşim biçimlerini örnek olarak verir. Maddi olmayanlara ise, ahlak kurallarını, toplumdaki ideolojik eğilimleri, kamusal vicdanı ve dini inançları misal verir.
Toplumun kendini koruyan, yeniden üreten ve geliştiren bir yapı olduğunu belirtir. Toplum kendini, maşeri vicdan/kamusal bilinç olarak, sosyal olgular, din ve iş bölümü temsilleri ile muhafaza eder ve geleceğe taşır. İşbölümü Sosyal olgu ve din, toplumun her bir bireyini aynı düzeyde bilinçlendiren ve bu yol ile kişiyi kamusal vicdana bağlı bir aktör haline getiren sembollerdir, temsillerdir. Toplum eğitim yoluyla bu değerleri yeni nesiller aktararak kendini kendiliğinden geleceğe taşır.
SOSYAL YAPININ DEĞİŞEN/DEĞİŞMEYEN YÖNLERİ: SOSYAL DİNAMİK VE STATİK
Sosyal olayları statik ve dinamik olmak özere iki önemli kategoriye ayırır. Sosyal statiği fiziki evrene benzetir. Nasıl ki fizikçiler her hangi fiziksel bir değişmenin ilkesini ve yasasını esas alıp bütün fiziksel değişmeleri bu yasaya ve ilkeye dönüştürerek açıklıyorlarsa sosyologlar da sosyal olguları statik duruma benzeterek açıklarlar. Yani bir insanın beden yapısı ile ilgili araştırma statik araştırmadır.
Dinamik araştırma ise bu bedenin yapısında meydana gelen değişmelerin ve farklılaşmaların karşılaştırılmasıdır. Değişmeyi etkileyen faktörlerin ortaya çıkarılmasıdır. Bir toplumun statik yönü, o toplumun sosyal yapısıdır. Bu yapı her hangi bir anda çekilen fotoğrafa benzer. Veya sosyolojik inceleme sonucunda yapılan betimlemeye benzer. Dinamik inceleme ise toplumdaki değişmeyi etkileyen faktörler ve bu faktörler arasındaki ilişkileri ortaya çıkarmaya ve açıklamaya katkı yapar.
1-Sosyal olgu ne demektir, açıklayınız.
2-Sosyal dinamik ile sosyal statik ne demektir, örnek vererek, açıklayınız.
BEŞİNCİ DERS
SOSYAL YAPI SOSYAL STATÜ VE SOSYAL ROL
Sosyal Yapı, bir toplumu oluşturan öğelerin birbiriyle kurduğu yapılanmaların bir iskeletidir. Bu iskeletin tümüne bakıldığında bu yapıdaki öğeleri, parçaları ve unsurları birbirine bağlayan örüntüler ve aktörler birlikte görülürler. Akrabalar ve akrabalık bağları, evlenen çiftler ve evlilik bağları, bir ülkenin vatandaşları ve vatandaşlık bağları, bir grubun üyeleri ve bu grubu bir arada tutan inançlar ve değerler, meslek erbabı ve mesleğe ilişkin kurallar, işverenler ve işçiler, örnek alınan eğitici aktörler ve öğrenenler bu durumun örnekleridir. Bir sosyal yapıdaki örüntüler daha önce belirtildiği gibi, davranış kalıplarından, kurallardan, değerlerden, inançlardan ve kıymet hükümlerinden oluşurlar. Aktörler ise söz konusu norma, kurala ve davranış kalıbına göre davranan, bu davranışa tepki gösteren veya davranışı gözlemleyen kişilerdir.
Bir toplumun sosyal yapısına bakıldığında ana hatlarıyla, insanların kendi aralarında, kendi şartlarına ve amaçlarına bağlı olarak örgütlendikleri ve birbirlerine bağlı olarak davrandıkları görülür. Toplumun bütün üyeleri önce toplumun genel kurallarına bağlı davranır. Ama sadece bu davranış kurallarına bağlı olarak hareket etmezler. Toplumu oluşturan, aile, cemaat ve grupların da kendilerine ilişkin özel sosyal kalıpları vardır. Kişiler aynı zamanda bu sosyal oluşumların üyesi oldukları için, bu oluşumların davranış kalıplarına göre de davranırlar.
İnsanlar ilk derste açıklandığı gibi genel olarak düşünüldüğünde sosyal varlıklardır. Bu yönüyle bütün insanların insan olma bakımından üyesi olduğu ve kendisine göre davrandığı evrensel, sürekli, hazır, kurumsallaşmış, sürekli tekrarlanan, eğitimle öğrenilen, toplum tarafından korunan ve aynı zamanda biyolojik insanın sosyal insan olmasını sağlayan davranış kalıpları vardır. Bu kalıplar aktörlerden, çağlardan ve yerel özelliklerden bağımsız bir gerçekliğe sahiptir. Bu örüntüler insanın bulunduğu her ortamda ve dönemde insan gibi davranmasını sağlayan evrensel normlardır, kurallardır.
Ancak bu evrensel normlara, kurallara ve davranış kalıplarına rağmen insanlar dönemden döneme, ülkeden ülkeye, coğrafyadan coğrafyaya farklı özellikler de gösterebilirler.
Ayrıca bir toplum sadece örgütlü sosyal oluşumların gözlemlenen ve anlaşılan yapılaşmalarından oluşmaz. Yukarıda örneği verilen, sosyal grup, cemaat ve toplum kavramları bilinçli yapılaşmaların örnekleridir. Ama bu yapılaşmaların aktörleri olan insanlar ve kişiler aynı zamanda gözlemciye göre, düşünüldüğünde, benzer özellikler gösterirler. Bu özellikler aktörlerin iletişim ve etkileşim içinde olmalarıyla ilgili değildir. Sosyal kategori olarak adlandırılan bu benzerlikler de bir toplumun sosyal yapısının önemli göstergelerinden sayılır.
Sosyal ayırım ve kategori olarak görünen bu özelliklerin örnekleri ise şunlardır. Toplum üyelerinin cinsiyet, yaş, gelişim aşaması, eğitim durumu, evli olup olmama, kadın başına düşen çocuk sayısı, hastalık oranları, ücretli olarak veya kendi işinde çalışma durumu, istihdam edilenler ve edilmeyenler, çarşıda pazarda belli bir zamanda bulunan kalabalıklar bu kategorileri oluşturur.
Bir toplumu oluşturan insanların tümü bulundukları toplumun bir üyesi olmakla birlikte, toplumun genel örüntülerinden ve bağlarından ayrı olarak kendi aralarında genel bağların öngördüğü ve yüklendiği sorumluluklardan ve yükümlülüklerden ayrı olarak özel bağlarla mikro düzeyde de ayrıca örgütlenirler ve birbirleriyle münasebet kurarlar. Bu tür sosyal oluşumların en eskisi ve evrensel olanı ailedir. Yine eski olmakla birlikte, komşuluk, akrabalık ve hemşehrilik bağlarına göre verili olarak aile gibi doğuştan oluşan topluluk ve cemaat gibi oluşumlarda vardır. Bir de kişilerin kendi istekleri ile, iş birliği, özümseme, benimseme ve uzlaşma düzeylerine göre katıldıkları ve sonradan üyesi oldukları sosyal gruplar vardır. Bu gruplar da sosyal yapının önemli yapı taşlarından birsini oluşturur.
Bu bakımdan konuya bakıldığında bir toplumu oluşturan öğelerin bir kısmı geneldir, bir kısmı ise özeldir ve dar manadaki ilişkilerle yüklüdür. Ülke ve toplum bazlı davranış kalıpları, örüntüler, değerler, alışkanlıklar ve duygular ile aile ve aile bazlı değerler ve ilişkiler bu durumun örnekleridir. Ancak genel ve özel toplumsal ilişkiler ve etkileşimler arasında her zaman karşılıklı bir bağımlılık da mevcuttur. Aile ile akrabalar, akrabalar ile mahalle, mahalle ile kent ve kent ile ülke arasında karşılıklı bir bağımlılık her zaman olmakla birlikte, bu kategorilerin her birisinin de kendine özgü yönleri vardır.
SOSYAL STATÜ
Bir toplumsal yapıyı oluşturan öğelerin inşaa ettiği iskelete bakıldığında bu yapının çeşitli mevkilerden veya statülerden meydana geldiği gözlemlenir. Bu mevkiler her düzeydeki sosyal etkileşim süreçlerinde görülebilir. Grup aidiyetlerine ait yakınlaştırıcı ve uzaklaştırıcı etkileşimlerde statüler devreye girer. Gelir, servet, yaşam biçimi ve çalışmaya ilişkin toplu veya bireysel davranışlar gözlemlendiğinde statülerle karşılaşmaktayız. Dini ibadet ve dayanışma süreçlerinde statüler yine karşımıza çıkmaktadır. Yani sosyal kurum olarak bilinen bütün etkileşim süreçlerinde stüler vardır. Ayrıca gerek makro gerekse mikro düzeydeki etkileşimlerde yine sosyal statüleri müşahade edebiliriz.
Sosyal statüler kişi, grup, topluluk ve toplum gibi bilinç bağlılıklarıyla oluşan sosyal oluşumlarda belirgindir. Bu kategorilerde bulunanlar statülerin farkındadırlar ve statülere göre birbirlerini değerlendirirler. Kişiler statülerin farkındalığına göre tepki gösterirler. Satatüler ayrıca gözlemciler tarafından da müşahade edilirler.
Satatü, bir kişinin, topluluğun, grubun veya toplumun diğer kişiler, topluluklar, toplumlar ve gruplar nezdindeki üstünlük dercesiyle ilgilidir. İnsanların bulunduğu her ortamda üstün, orta ve düşük düzeyli sosyal mevkiler vardır. Bu mevkilere statü denir. Statü üstünlük dercesi ile ilgili bir kavramdır. Bundan dolayı statüler hiyerarşiktir. Sıralı ve bağlantılı üst ve alt mevkilerden oluşurlar.
5. BÖLÜM TARTIŞMA SORULARI
1-Sosyal statü ne demektir, örnek vererek açıklayınız.
2-Sosyal statünün evrensel belirleyicileri nelerdir, maddeler halinde yazınız.
3-Anahtar statü ne demektir, örnek vererek açıklayınız.
4-Statü aktarımı ne demektir, örnek vererek açıklayınız.
ALTINCI DERS
SOSYOLOJİ BİLİMİN KURUCULARI: A. COMTE’UN ÖNCÜLERİ
Sosyoloji teriminden önce, bütün sosyal tezahürlerin/görünüşlerin esasını teşkil eden kanunların pozitif bilim kurallarına göre tesbit edilmesi anlamına “SocialePhysique” tabiri kullanılmıştır. Sosyal davranışın fiziki olay ve olgular gibi belli kurallar, yasalar ve ilkeler doğrultusunda değerlendirilebileceği ve mantıksal açıklamalarla tanımlanabileceği bir tasarım ve kurgu olarak kabul edilmiştir.
Sosyalfizik kavramındaki yaklaşıma göre, sosyal davranış belli bir düzen, mantık, kural ve yapı içerisinde gerçekleşmektedir. Bu mantıksal yapı insan etkileşimlerini belirleyen davranış kalıplarından veya sosyal örüntülerden oluşmaktadır. Aksi takdirde belirli ilişki biçimlerinin ve düzenin olmadığı bir konu ve alan hakkında mantıksal açıklama demek olan bilimsel araştırma, karşılaştırma ve deneylerde bulunma imkanı yoktur. Bu durumda Sosyalfizik tabiri insanların doğal olarak birbirleri ile etkileşimde, iletişimde ve ilişkide bulunma durumu veya durumlarının şekillenmiş olan ve belli kurallara göre işleyen mekanizması ve yapısı ile ilgili araştırmalar, analizler, karşılaştırmalar ve değerlendirmeler bilimi olmaktadır.
Sosyoloji kavramının bir bilim dalının adı olarak icad edilmesinden önce, toplumsal olayların ve değişmelerin belli ilkelere ve kanunlara bağlı olarak gerçekleştiğini savunan düşünürler olmuştur. Bu düşünürlerden; İbni Haldun, Mukaddime; Montesquieu(1689-1735) Kanunların Ruhu, Condorcet(1743-1794), İnsan Zekasının İlerlemesinin Tarihi ve Saint-Simon Endüstri İlmihali adlı eserlerinde, sosyoloji biliminin alt yapısını hazırlayan fikirler geliştirmişler. Bunlar arasında Saint-Simon, Socialphysique deyimi ile sosyoloji kavramının ifade ettiği anlamları bir bilim dalı olarak öne sürmüştür. A. Comte ise daha sonra Socialphysique yerine Sosyoloji deyimini kullanmıştır. Böylece bilimin adı Sosyoloji olarak kalmıştır.
Saint-Simon
Sosyoloji teriminden önce, bütün sosyal tezahürlerin/görünüşlerin esasını teşkil eden kanunların pozitif bilim kurallarına göre tesbit edilmesi anlamına “SocialePhysique” tabiri kullanılmıştır. Sosyal davranışın fiziki olay ve olgular gibi belli kurallar, yasalar ve ilkeler doğrultusunda değerlendirilebileceği ve mantıksal açıklamalarla tanımlanabileceği bir tasarım ve kurgu olarak kabul edilmiştir.
SocialPhysıque, tabirini A.Comte’un hocası Saint Simon((1760-1825) ilk defa kullanmıştır. Sosyal fizik ifadesini, yeni bir bilimin adı olarak düşünmüştür. Newton’un tabiat düzeni alanında keşfettiği yasaların ve bu yasalara bağlı olarak kurduğu matematiksel formüllerin benzerlerinin sosyal düzen alanında da bulunabileceğini varsaymıştır. Endüstriyel üretim ve çalışma biçiminin fiziki düzene benzediğini iddia etmiştir. Fiziki evrenin yasaları, bilimsel inceleme ile keşfedilebildiğine göre, sosyal düzenin yasalarının da bilimsel inceleme ile keşfedilebileceğini söylemiştir.
Fransız ihtilalinin huzur ve mutluluk getirmediğini açıklamıştır. İnsanların pozitif bilim ilkelerine göre istihdam edilebildiği sanayi sektöründe çalışmalarının, huzur getireceğini savunmuştur. Çünkü pozitif bilim yasasına göre düzenlenmiş bir çalışma, doğal düzenin yasasına göre örgütlenmiştir. Sosyal Fizik’in görevi insanları ve toplumu endüstriyel ve bilimsel olarak düzenlenmiş bir toplum yapısına yöneltmektir. Bir taraftan toplumsal düzeni fiziki doğal düzene benzetirken, diğer taraftan bu düzenin aynı zamanda organik olduğunu, yani canlı organizmalar gibi olduğunu var saymıştır. Sosyal düzeni canlı organizmalara benzetmekle, sosyal düzenin kendini geliştirebileceğini ve sosyal ilerlemenin bu yol ile sağlanabileceğini düşünmüştür.
Sosyalfizik kavramındaki yaklaşıma göre, sosyal davranış belli bir düzen, mantık, kural ve yapı içerisinde gerçekleşmektedir. Bu mantıksal yapı insan etkileşimlerini belirleyen davranış kalıplarından veya sosyal örüntülerden oluşmaktadır. Aksi takdirde belirli ilişki biçimlerinin ve düzenin olmadığı bir konu ve alan hakkında mantıksal açıklama demek olan bilimsel araştırma, karşılaştırma ve deneylerde bulunma imkanı yoktur. Bu durumda Sosyalfizik tabiri insanların doğal olarak birbirleri ile etkileşimde, iletişimde ve ilişkide bulunma durumu veya durumlarının şekillenmiş olan ve belli kurallara göre işleyen mekanizması ve yapısı ile ilgili araştırmalar, analizler, karşılaştırmalar ve değerlendirmeler bilimi olmaktadır.
Saint-Simon’a göre teknik ve endüstrileşme insanlık için çok önemlidir. Endüstrileşmenin faydaları yanında zararlarının da olabileceğini belirtmiş. Endüstrileşmenin doğurduğu sorunların çözümü için, “cemiyetin, tıpkı insanlar tarafından tabiata karşı tatbik edilmiş olduğu gibi bir usulle öğrenilip aydınlatılması ve ondan sonra insanların yönetilmesi gerekir(Çağatay T., 1968:13). Yani endüstriyel ortamda toplum, endüstriyel faaliyetler ve işleyişler gibi, pozitif bilim anlayışına göre araştırılmalıdır. Çözüm önerileri de bilime göre belirlenmelidir. Bir anlamda sosyal araştırmaların ve çözümlerin endüstriyel bir mantığa dayanması gerektiğini savunmuştur.
Montesquieu
Montequieu’ya göre, toplumların kanunları, gelenekleri ve görenekleri farklıdır. Farklı olmalarının belirli nedenleri vardır. Bu nedenler yasaların biçimlerini belirlemektedir. (Aron, R.,1986:29). Montesquieu, bir ülkedeki veya bir bölgedeki toplumsal yapı hakkındaki incelemelerinin başına, o toplumdaki siyasi düzeni yerleştirir. Siyasi düzeni esas alarak sosyal yapıyı inceler. Yani toplumun tümünün düzeni siyasi faaliyetler esas alınarak açıklanmaya çalışılır. Ona göre üç tane temel siyasi rejim çeşidi vardır. Bunlar, cumhuriyet, meşrutiyet/monarşi ve istibdat/diktatörlük rejimleridir. Cumhuriyet; siyasi erdeme/fazilete, monarşi; şerefe, istibdat/diktatörlük rejimi ise korku ve şiddete dayanır(Aron, R. 1986:33)
Demokrasi ve aristokrasiyi cumhuriyet olarak değerlendirir, bu yönüyle ülkenin başında bir kralın olması ona göre cumhuriyete aykırı değildir. Cumhuriyet rejimi ile bir şehrin müstakil yani bağımsız ve egemen yönetimini kastetmektedir. Ancak önemli olan şehir vatandaşlarının yasalara bağlılık derecesi ve kendi kent yönetimlerine itaati gönülden benimsemeleridir. Kent vatandaşlığı bilincinin olduğu rejimleri cumhuriyet olarak tanımlamaktadır. Monarşi ile yönetilen ülkeler ise ona göre orta büyüklükte olmalıdır. Çünkü O’na göre küçük ülkelerin yönetimi için cumhuriyet yeterlidir. İmparatorluklarda monarşi ve istibdat bir arada bulunmalıdır. Çünkü uzak bölgelerin vatandaşları için yasalar tek başına itaat için yeterli değildir, aynı zamanda devlet otoritesinin güçlü olduğuna inanılması da gerekir. Monarşi, imparatorlukların rejimidir.
Montesquieu’ya göre cumhuriyet ve monarşi Batı ve Avrupa toplumlarının rejimidir. Doğu toplumlarının rejimi ise istibdattır, diktatörlüktür, baskıdır. Ona göre bütün Asya/Doğu toplumları baskı rejimiyle yönetilirler. Kralların güçlerini sınırlandıracak mekanizmalar, yani yasa uygulayıcıları ve aristokrat sınıflar Asya toplumlarında olmadığı için, kral her türlü baskıyı yasal bir meşruiyete ihtiyaç duymadan uygular.
Montesquieu, rejimlerin biçimlenmesinde, iklim ve coğrafik faktörlerin etkisini bir olgu olarak ele alır. Toprağın işlenme biçimi ve toprak mülkiyeti rejimin nasıl olduğuna tesir eder. Üretim faaliyetleri, pazarlar ve ticaret rejimin yapısını etkiler, Ülkenin çok geniş coğrafyalara yayılmış olması siyasi düzeni şekillendirir. Bu faktörlerin yanı sıra doğrudan doğruya sosyal faktörler üstünde durur. Ona göre yasaların olmadığı yerlerde gelenekler /töreler ve davranışlar etkili olur.
Toplumun nüfusunun büyüklüğü, dağılımı ve biçimi de siyasi düzen üzerinde önemli bir faktördür. Ona göre yasalar yurttaş olma bilincindeki insanların davranışını düzenler, gelenekler ve töreler ise yurttaşlık bilincinde olmayan insanların davranışlarını şekillendirir. Gelenekler gönül işidir, iç tutumlarla yerine getirilir. Yasalar ise dış faktörler, yani devlet gücü ile yürütülür Sıcak bölgelerdeki insanların köleliğe, soğuk bölgelerdeki insanlarınsa özgürlüğe meyilli olduğunu belirtir(Aron, age.:46)
Montesquieu, bir taraftan köylülerin kanaatkarlıktan kurtulup daha çok tarımsal üretim yapmalarını ve böylece daha çok nüfus beslemelerini savunurken, sanatkarların üretimde makineleşmeye gitmelerini, daha çok üretim yapmalarını eleştirir. Çünkü bir çok insanın makineleşmeden dolayı işsiz kalacağını ve toplumsal düzenin bozulacağını ileri sürer.
Montesquieu’ya göre bütün varlıkların yasaları vardır. Tanrı’nın yasaları var, Maddi dünyanın yasaları var, İnsan üstü varlıkların yasaları var, Hayvanların yasaları var ve İnsanların da yasaları vardır. Tanrı ve madde üstü varlıkların yasaları hariç, diğer bütün varlıkların yasaları nedenseldir. Ancak insanın yasaları nedensel olmakla birlikte karmaşıktır. Çünkü insan zekası yasaya direnebilmektedir. Zeka yasal zorunluluğu ortadan kaldırmaktadır(Aron R., age:57)
Son olarak Montesquieu, toplumsal bir çeşitliliğin olduğuna inanır, bilimin amacı bu çeşitliliği düzene koymaktır. Hükümet ve toplum tiplemelerinden yola çıkarak sosyal yasaları bulmaya çalışır. Ancak çalışmalarını daha çok klasik metinlere bağlı kalarak biçimlendirir. Doğrudan doğruya gözleme yönelmez. Toplumsal değişme ve farklılaşma konusunda ihtiyatlıdır. Değişmeye ve ilerlemeye karşı çıkar. Çünkü değişme yasal düzeni etkisiz kılar. Toplumda karmaşa meydana getirir(Aron R., age: 77).
Condorcet
İnsan düşüncesinin gelişimi konusundaki fikirleriyle Comte’u etkilemiştir. Yukarıda adı geçen eserinde insan düşüncesinin hayatın başından itibaren, en ilkel biçimden en olgun biçime doğru evrim geçirdiğini savunmuştur. Evrimin hem inançlar, hem düşünceler hem de bilgiler alanında sürekli bir şekilde gerçekleştiğini var saymıştır. Bilimsel bilgilerin birikimsel bir şekilde ilerlediğini belirtmiştir. En ilkel düşüncenin başlangıçta sihir ve büyüye dayandığını, tabiatta meydana gelen her türlü olayın ve değişmenin sihir ve büyüyle açıklandığını iddia etmiştir. Ancak düşünce ve akıl daha sonra bu yanlışlığı ve yanılsamayı fark etmiştir.
Akıl ve düşüncenin birikimsel bilgilerle kendini geliştirdiğini belirtmiştir. Gerek insan gerekse tabiat dünyasında meydana gelen her türlü olayın ve değişmenin belli sebepler bağlı olduğu tecrübe ve deneyle anlaşılmıştır. Kendi çağındaki insanların olayları teolojik kuvvetlerle izah etme yerine objektif ve nesnel kuvvetlerle açıklamaları gerektiğini savunmuştur. Böylece pozitivist bilim ve kültür anlayışına da öncülük etmiştir. Ona göre pozitivist bilim anlayışına göre doğrulanamayan ve yanlışlanamıyan bilgiler, düşünceler ve inançlar terk edilmelidir. Sadece pozitif bilgiye göre insanlar davranmalıdır.
Aşağıdaki Soruları Tartışınız.
1-SocialePhysiqe/sosyalfizik ne demektir, hangi anlamda kullanılmıştır açıklayınız.
2-Sosyoloji biliminin kurulmasında önce, toplumsal olayların ve olguların belirli yasalara ve ilkelere göre işlediğini savunan sosyal bilimcilerden dört tanesinin ismini ve eserlerinin adını yazınız.
3-Saint Simon’un sosyoloji biliminin kuruluşuna yaptığı katkı nedir? açıklayınız.
4-Saint Simon’a göre Sosyalfizik adlı bilimin temel amacı nedir? Açıklayınız.
5-Montesquieu’ya göre, bir ülkenin siyasi rejimi/düzeni ile o toplumun toplumsal düzeni arasında nasıl bir ilişki var? Örnek vererek açıklayınız.
6-Montesquieu’ya göre, cumhuriyet rejimi hangi toplumsal şartlarda geçerlidir. Cumhuriyet’in demokrasi ve Aristokrasi ile ilişkisi nedir? Açıklayınız.
7-Montesquieu’ya göre Doğu ve Batı toplumlarının siyasi rejimleri arasında nasıl bir fark var, bu farkların nedenleri nelerdir? Örnek vererek açıklayınız.
8-Montesquieu’ya göre nedensel yasalarla nedensel olmayan yasalar arasında nasıl bir ilişki var? Örnek vererek açıklayınız.
9-Endüstri, sanayileşme ve üretimde yenilik konusunda Saint Simon’un görüşleri ile Montesquieu’nun görüşleri arasında nasıl bir fark var örnek vererek açıklayınız.
10-Condorcet’ın insan düşüncesi ve inançlarının evrimi hakkındaki görüşünü örnek vererek açıklayınız.
11-Saint Simon, Montesquieu ve Condorcet’in görüşlerinin ortak yönü nedir? Örnek vererek açıklayınız.
12-Condorcet’e göre bilimsel bilginin gelişi nasıldır? Örnek vererek açıklayınız.
13-Condorcet’ın bilim anlayışı nedir? Açıklayınız.
YEDİNCİ DERS
SOSYOLOJİ BİLİMİN KURUCULARI 2: A. COMTE VE E. DURKHEİM
Augoste Comte
İnsanlık tarihini üç evreye ayırarak inceler. Bu evrelere üç hal kanunu denir. Birinci evre Teolojik, ikinci evre Metafizik, üçüncü evre ise Pozitivist evre olarak adlandırılır. Comte insanlık tarihinin üç evreye ayrılmasının tabii düzenin kendini yenileme çabası olarak görür. Bunun ilerlemenin zorunlu bir sonucu olduğunu varsayar. Bu bakımdan aynı zamanda sosyal düşünce alanındaki değişmenin determinist ilkelere göre şekillendiğini iddia eder. Tabiatın gelişiminin bir çeşit kader gibi her şeyi belirlediğini varsayar.
İnsanlık tarihini bir insanın doğuşundan olgunlaşmasına kadar geçen zamanda yaşadığı gelişme aşamalarına benzetir. İnsanlık tarihi başlangıçta bir bebeğin, sonra bir çocuğun, ve sırasıyla bir gencin ve yetişkin insanın gelişimine benzediğini üç hal kanunu örneğiyle izah etmeye çalışır. Bu aşamalarda bir kişinin düşünceleri nasıl değişiyorsa, insanların düşüncelerinin de tarihi boyutu bakımından benzer aşamalardan geçtiğini varsayar.
Teolojik dönem ilkeldir, Pozitivist dönem ise bilimseldir. Comte, evrimcidir, ilerlemecidir. Bu evreler, insanların düşünme ve inanma biçimlerine göre belirlenmiştir. Yani Ona göre insanların veya toplumun inanma ve düşünme biçiminde meydana gelen değişme, gerçek değişmedir. Toplumdaki siyasi düzen, ekonomik ilişkiler, eğitim anlayışı, akrabalık ilişkileri, hukuki düzen, sanat ve eğlence hayatı düşüncenin değişiminden sonra değişir. Daha doğrusu düşünce diğer sosyal değişmelerin sebebidir. Onların gerçekleşmesini sağlar.
Toplumsal yasaların önemi konusunda Montesquieu’den, İnsan düşüncesi ve inançlarının evrimi konusunda Condorcet’dan, insan davranışlarının makinenin parçaları veya fiziki nesneleri gibi bilimsel olarak düzenlenebileceği ve yönetilebileceği konusunda Sain-Simon’dan yararlanmıştır.
Bilimlerin de evrim geçirerek olgunlaştığını iddia eder. Ona göre önce matematik pozitif bir bilim olmuştur. Daha sonra sırasıyla Astronomi, Fizik, Kimya, Biyoloji ve son olarak Sosyoloji pozitif bir bilim olmuştur.
Comte’a göre matematik olmasaydı diğer bilimlerin hiç birisi meydana gelmezdi. Matematiksel mantık, soyutlama yeteneğini geliştirmiştir. Bilindiği gibi insanların çevrelerinde ve yaşamlarında duyumsadıkları sonsuz sayıda olay, nesne, faaliyet, eşya türü ve cinsi var. Duyumsanan bütün bu şeyler, matematiksel soyutlama ile sınıflara ayrılmaktadır.
Her şey büyüklük, küçüklük ve nicelik bakımından birleştirilmektedir, ayrıştırılmaktadır, farklı olarak duyumsananlar eşyalar ve faaliyetler biri birlerine dönüştürülüp aynı matematiksel ifadelerle gösterilebilmektedir. İnsanın, Öküzün ve Fil’in büyüklüklerini bu yol ile karşılaştırmaktayız. Kuşların veya balıkların sayılarını mukayese edebilmekteyiz. Dünya’nın, uçağın ve karıncanın hızını karşılaştırmaktayız.
Bu benzetmeler sayı ve geometrik şekil olarak ifade edilmekte ve formülleştirilmektedir. Matematiksel soyutlamaların hiçbir parçası diğerlerinden bağımsız değildir. Böyle olduğu için matematiksel her bir ifade yani çizgi veya sayı, kendini oluşturan birçok şeklin ve sayının sonucudur. Yani matematik sebep sonuç ilişkileri konusunda insan zihnini eğiten bir bilimdir.
Comte göre matematik; soyutlama ve sebep-sonuç ilişkisi kurma, Astronomi; genel gözlem yapabilme, Fizik; ayrıntılı ve hassas gözlem ve deney yapabilme, Kimya; tahlil etme ve analitik becerileri oluşturma ve Biyoloji ise gerçekliğin sabit/statik ve değişen/dinamik yönlerini bir arada düşünme becerisi geliştirme bakımından sosyoloji biliminin alt yapısını hazırlamıştır. Yani ona göre; sosyolojik araştırmalarda matematiksel, astronomik, fiziksel, kimyasal ve biyolojik yaklaşımlar bir aradadır.
Sosyal olayları statik ve dinamik olmak özere iki önemli kategoriye ayırır. Sosyal statiği fiziki evrene benzetir. Nasıl ki fizikçiler her hangi fiziksel bir değişmenin ilkesini ve yasasını esas alıp bütün fiziksel değişmeleri bu yasaya ve ilkeye dönüştürerek açıklıyorlarsa sosyologlar da sosyal olguları statik duruma benzeterek açıklarlar. Yani bir insanın beden yapısı ile ilgili araştırma statik araştırmadır.
Dinamik araştırma ise bu bedenin yapısında meydana gelen değişmelerin ve farklılaşmaların karşılaştırılmasıdır. Değişmeyi etkileyen faktörlerin ortaya çıkarılmasıdır. Bir toplumun statik yönü, o toplumun sosyal yapısıdır. Bu yapı her hangi bir anda çekilen fotoğrafa benzer. Veya sosyolojik inceleme sonucunda yapılan betimlemeye benzer. Dinamik inceleme ise toplumdaki değişmeyi etkileyen faktörler ve bu faktörler arasındaki ilişkileri ortaya çıkarmaya ve açıklamaya katkı yapar.
Emile Durkheim(1858-1917)
Durkehim, sosyoloji biliminin kurucularının başında gelir. Comte, sosyoloji’nin pozitif bir bilim olduğunu ortaya koydu, sosyoloji kelimesini keşfetti, sosyal statik ve sosyal dinamik kavramlarını kullanmakla sosyal hadiselerin bilimselliğini açıklamaya çalıştı. Ancak sosyolojik bir inceleme ve araştırmanın hangi araçlarla ve hangi somut ölçülerle yapılabileceğini açıklamadı. Sosyal hadiseleri yine felsefi bir yöntemle anlattı. Durkheim, Comte’un eksik bıraktığı konular üzerine odaklaştı. Sosyoloji biliminin hangi yöntemlerle, hangi konuları hangi araçlarla araştırıp açıklayabileceğini yazdı ve bu konuda örnek çalışmalar yaptı.
Durkheim’in en önemli eserleri, Sosyolojik Yöntemin Kuralları, Sosyal İşbölümü, Dini İnanışın İlkel Biçimleri ve İntihar adlı kitaplarıdır. Bu eserlerinde Sosyoloji biliminin araştırma yöntemlerinin temel özelliklerini tanımlar. İşbölümünün tabii bir sosyal süreç olduğunu ve belirli değişkenlerin etkisiyle farklı iki şekilde kendini gösterdiğini varsayar. İntihar adlı çalışması, sosyoloji alanında yapılan ilk saha incelemesidir. Doğal olarak meydana gelen sosyal bir olayı etkileyen bağımlı ve bağımsız değişkenleri göz önünde bulundurarak inceler.
Durkehim, Sosyoloji biliminin temel araştırma biriminin “sosyal olgular” olduğunu söyler. Sosyal olgular; hazırdır, dışsaldır, nesneldir, sosyal bilincin ve kamusal vicdanın taşıyıcısıdır. Sosyal olgular birinci bölümde belirtilen “insan etkileşimlerini belirleyen ve mantıksal olarak düzenlendiği gözlemlenebilen davranış kalıpları” gibidir. Sosyal olgulara örnek olarak ağabeyliğe, ticari bir alış verişe, dini bir törene, töreye ve geleneğe ilişkin kuralları örnek olarak verir. İnsanlar daha doğrusu bireyler belirtilen bu örneklere ilişkin görevleri ve sorumlulukları çok sık tekrarladıkları için, sanki bu davranışlar onun tercihi imiş gibi algılanır. Ancak bu olgularla ilgili görevler yapılmadığı zaman kişi yaptırımla karşılaşır. Sosyal olgu kişi farklı davrandığı zaman etkisini gösterir. Hukuki bir kuralı yerine getirmediğimiz zaman, kardeşliğin gerektirdiği sorumlulukları yapmadığımız zaman yargılanırız, toplum tarafından dışlanırız. Durkheim benzer örneklerle olguların, dışsal olduklarını, subjektif olmadıklarını ve kişi üzerinde caydırıcı bir etki bıraktığını anlatmaya çalışır.
Sosyal olgulardan maddi olanlara, toplumu, milleti, devletin örgütlenmiş biçimlerini, nüfusun demografik yapısını ve yerleşim biçimlerini örnek olarak verir. Maddi olmayanlara ise, ahlak kurallarını, toplumdaki ideolojik eğilimleri, kamusal vicdanı ve dini inançları misal verir.
Toplumun kendini koruyan, yeniden üreten ve geliştiren bir yapı olduğunu belirtir. Toplum kendini, maşeri vicdan/kamusal bilinç olarak, sosyal olgular, din ve iş bölümü temsilleri ile muhafaza eder ve geleceğe taşır. İş bölümü Sosyal olgu ve din, toplumun her bir bireyini aynı düzeyde bilinçlendiren ve bu yol ile kişiyi kamusal vicdana bağlı bir aktör haline getiren sembollerdir, temsillerdir. Toplum eğitim yoluyla bu değerleri yeni nesiller aktararak kendini kendiliğinden geleceğe taşır.
Durkheim, Sosyolojik araştırma konusunda somut/müşahhas örnek çalışmalar yapmıştır. Onun İntihar adlı çalışması bu durumun tipik bir örneğidir. İntiharların sebeplerini veya intihar vakıalarının artışının nedenlerini kişisel ve psikolojik sebeplere bağlamamış. Sosyal sebepler bağlamış. Ona göre bir sosyal davranışın nedeni yine bir sosyal olgudur. Bunu isbatlamak için intihar istatistiklerini çıkartmış, intiharların bölgesel, endüstriyel ve dini çevrelere bağlı olarak arttığını veya azaldığını bu tabii deneysel çalışmasında ortaya koymuştur. Sosyal olguları ve şartları bağımsız değişken, intihar olaylarındaki artışı veya azalmayı ise bağımlı değişken olarak değerlendirmiştir. Ayrıca toplum tiplerine göre intihar etme nedenlerinin de değiştiğini yine bu istatistiki incelemelerle ortaya koymaya çalışmıştır. Bencil/egoist/hodgam ve anomik intiharların ferdiyetçiliğin geliştiği ve hızlı toplumsal değişmelerin gerçekleştiği toplumlarda görüldüğünü ve diğergam/başkaları için yapılan intiharların ise kapalı, mekanik veya cemaat tarzı örgütlenmelerin rastlandığı toplumlarda meydana geldiğini bu çalışmasında bulgulamıştır.
İş bölümünü toplumun her bir üyesini topluma maddi olarak bağlayan bir görev olarak görmüştür. Ancak iş bölümünün varlığını ve toplumun kuruluşunu sosyal sözleşme veya uzlaşma gibi kavramlarla izah etme yoluna da gitmemiştir. Bu örgütleme biçimlerinin kamusal vicdanın göstergeleri olduklarını, temsilleri olduklarını iddia etmiştir. İş bölümü biçimleri bakımından toplumları mekanik ve organik iş bölümünün olduğu iki farklı toplum tipine ayırmıştır. Mekanik iş bölümünün olduğu toplumlar erken dönem toplumları olmakla birlikte bu toplumlardaki her bir kişinin mesleki görevi ailevi ilişkilere bağlı olarak gerçekleşir. Görevler konusunda farklılaşma ve yenilik yapma imkanları azdır. Bir makinenin her bir parçası nasıl ki makinenin topyekun işleyişine bağlı olarak işlerse, mekanik bir toplumdaki her bir kişi de maşeri vicdanın öngördüğü görevleri otomatik olarak aynı şekilde yerine getirir. Sanayileşmiş çağdaş Avrupa toplumlarını ise organik iş bölümünün olduğu toplumlar olarak tanımlar. Bu toplumların canlı organizmalar gibi kendilerini sürekli yenilediğini söyler. Çağdaş toplumların sanayi toplumları olduklarını iddia eder. Bu sürecin ilerde daha da önemli aşamalar kat edeceğini düşünür.
Durkheim, Dini Yaşamın Temel Biçimleri adlı eserinde, dine inanmayı, toplumsal kuralların, ahlak değerlerinin, geleneklerin ve törelerin varlığı için bir zorunluluk olarak görür. Dini inanışın nasıl ortaya çıktığı ile ilgili soruları anlamsız ve değersiz bulur. Bundan dolayı, Comte pozitivizmini, Darvinci evrim kuramlarını ve Marksçı görüşleri eleştirir. Kamu bilincinin varlığı ve bu bilincin egemenliğini toplumu var kılan bir öncül olarak görür. Bu bilincin kutsal olmasını temel alarak dinin toplumdaki işlevlerini açıklar. Dini toplumsal bağları yapılandıran ortak bir inanç ve kutsal değer olarak kabul eder. Dinin yanlış inançlarla kurulmadığını, insanın kendi varoluşunu anlama sürecinin kutsal biçimleri olduğunu açıklar.
Aşağıdaki Soruları Tartışınız.
1-Augoste Comte’nin üç hal kanunu nedir? Açıklayınız.
2-A. Comte insanlık tarihi modelini neye benzeterek açıklar, Açıklayınız.
3-A. Comte göre insanlık tarihinin evreleri hangi değişkenlere göre biçimlenmektedir? Örnek vererek açıklayınız.
4-A. Comte’a göre bilimler hangi aşamalardan geçerek olgunlaşmışlardır? Açıklayınız.
5-A. Comte’a göre, matematik, astronomi, fizik, kimya, biyoloji ve sosyoloji arasında nasıl bir ilişki var? Açıklayınız.
6-A. Comte’a göre sosyal olaylar ve olgular kaça ayrılır? Örnek vererek açıklayınız.
7-Sosyalfizik kavramı yerine sosyoloji kavramını kullanan sosyolog kimdir? Neden bu değişikliği yapmıştır? Açıklayınız.
8-Durkheim’in sosyolojinin bir bilim olarak şekillenmesine yaptığı katkı nedir? A. Comte’un eksiklerini hangi şekilde tamamlamıştır, açıklayınız.
9-Durkheim’in en önemli eserleri nelerdir? Bu eserlerde hangi konular üstünde durur, açıklayınız.
10-Durkheim’göre sosyolojinin temel araştırma birimi nedir? Sosyolojinin araştırma biriminin temel özellikleri nelerdir? Açıklayınız.
11-Durkheim’e göre sosyal olgular hangi şartlarda kişiler üzerinde etkili olur, örnek vererek açıklayınız.
12-Durkheim’e göre sosyal olgular kaça ayrılır, açıklayınız.
13-Durkheim’e göre toplum kendini nelerle ve nasıl koruyup geleceğe taşır ve korur, örnek vererek açıklayınız.
14-Durkhem’in İntihar adlı çalışması sosyoloji bilimine hangi bakımlardan katkı yapmıştır, örnek vererek açıklayınız.
15-Durkheim’göre kaç çeşit intihar vardır? İntiharların toplumsal şartlarla ilgisi var mıdır, örnek vererek açıklayınız.
16-Durkheim’gör işbölümünün tabiatı nasıldır, kaç çeşit işbölümü vardır, örnek vererek açıklayınız.
17-Durkheim’e göre kamusal vicdan’ın göstergeleri nelerdir, örnek vererek açıklayınız.
18-A. Comte ile Durkheim’in görüşleri arasındaki farkı maddeler halinde yazınız.
SEKİZİNCİ DERS
SOSYOLOJİ BİLİMİN KURUCULARI 3: K. MARX VE M. WEBER
Karl Marx( 1818-1883)
Almanya’da doğmuş ve eğitimini tamamlamıştır. Görüşlerini Almanya, Fransa ve İngiltere’de yayınlamıştır. Sadece bir bilim adamı değildir. Aynı zamanda eylem insanıdır. Görüşleri doğrultusunda insanları örgütlemiştir. 19. Yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan birçok sosyal harekete katılmıştır.
Görüşleriyle kitleleri çok kısa bir zaman içerisinde etkilemiştir. 20.yüzyılda Dünya çapında meydana gelen kitlesel hareketlerin en önemlileri Marx’ın fikirleriyle beslenmiştir. Doğu Avrupa ülkeleri, Sovyetler Birliğine bağlı Avrupa ve Asya milletleri, Çin Halk Cumhuriyeti, birçok Afrika ve Latin Amerika ülkesi sosyalist rejim adıyla onun fikirleri doğrultusunda yönetilmeye çalışıldı. Marksist ideolojiden dolayı dünyanın her tarafında iç çatışmalar çıktı. Devrimler oldu. Halklar bir biriyle savaştı. Milyonlarca insan sürgün edildi. Yerinden yurdundan edildi. Kitlesel cinayetler işlendi. 20. Yüzyılın son on yılına kadar Dünya’da mevcut olan sosyal hareketler ve terörist gruplar Marx’ın görüşlerine duyulan inançlar doğrultusunda şekillendi.
Marx, yukarıda belirtilen sebeplerden dolayı, bir doktrinin ve ideolojinin kurucusu olarak kabul edilmektedir. Marx’ın görüşleri doğrultusunda şekillenen bu ideolojilere ve doktriner dünya görüşlerine, Marksizm, Sosyalizm ve Komünizm denir. Bu ideolojilere bağlı olanlara da Marksist, sosyalist veya komünist denir.
Marx’ın görüşleri, kapitalizm, liberalizm ve emperyalizm karşıtlıklarıyla kitlelere sunulur. Marksistler, eşitlik yanlısı ve sömürgecilik karşıtı olarak kendilerini tanıtırlar. Marksizm bir bilim olarak kalmadığı için çok farklı şekillerde tanımlanır ve tanıtılır. Marx’ın ideolojik yönü ve kitaplarında yazdıkları biri birini desteklese de farklıdır. Burada Marx’ın sosyoloji bilimine olan katkısını ana hatlarıyla belirteceğiz.
Marx, toplumların belirli yasalarla işleyen bir düzene sahip olduklarını iddia eder. Toplumsal yasaların kendi aralarında bir yapı oluşturduğunu varsayar. Bu yapının ve yasaların kişileri ve bireyleri yönettiğini ileri sürer. Bundan dolayı Marx deterministtir, belirlenimcidir. Bireysel bilinçlere değil, toplumların tarihsel gelişmişlik aşamalarındaki diyalektik ilişkilerine ve etkileşimlerine vurgu yapar. Bireylerin tarihi şartlardan bağımsız bir bilince sahip olamayacaklarını var sayar.
Marx’a göre toplumların tarihsel gelişmişlik aşamalarındaki konumu diyalektikle belirlenir. Diyalektik ikili çatışma demektir. Bir şeyin kendi zıttını inşa ederek onunla çatışması ve kendini daha gelişmiş bir aşamaya ulaştırmasına diyalektik denir. Marx, diyalektik kavramını Hegel’den almıştır. Ancak Hegel’in diyalektik çatışma kuramının başlatıcısı idea veya manevi bir bilinç iken; Marx’ın diyalektik kuramında muharrik güç, maddedir. Bundan dolayı Hegel’in sosyal tarih konusundaki kuramına diyalektik idealizm, Marx’ın toplumsal tarih konusundaki görüşüne ise diyalektik materyalizm denir.
Örneğin Adıyaman ilindeki halkın mevcut alışkanlıkları, örgütlenme biçimi, gelenekleri, siyasi faaliyetlere katılma şekli, dini inançlarla ilgili duruşu, üretim faaliyetlerinin ve gelir dağılımının aldığı şekillerin nedeni diyalektik idealizme göre, bölge halkının eski tarihsel inançlarına bağlı olarak şekillenmiştir. Halkın geneline eskiden beri hakim olan ortak bilincin gerçekleşmesi ve fiiliyata geçmesi bu şartları doğurmuştur. Diyalektik meteryalizme göre ise bölge halkının eskiden beri kullanageldiği üretim araçlarına bağlı olarak halk arasında meydana gelen sınıfsal çatışmalara göre Adıyaman halkının mevcut durumu biçimlenmiştir. Şu anda Adıyaman’da yaşayanların bu olup bitenler hakkında, kişisel bir katkısı veya kabahati yoktur. Her şey eskiden beri bölge halkının ataları tarafından kullanılan üretim araçları ve bu araçların güce dönüşmüş biçimlerine göre şekillenmiştir.
Marx, toplumsal ilerlemenin yaratıcı emeğin kendi karşıtı tarafından kullanılması ile gerçekleştiğini varsaymıştır. Ona göre her şeyi başlatan maddedir. İnsanların fikirleri ve inançları maddenin yansımasıdır. Madde üretim aracı olarak kendini gösterir. İnsanlar üretim araçları ile artık ürün üretir. Artık ürün, emekçilerin ücretlilerin çalışmaları sonucunda üretilen toplam gelirden alınan ücretten arta kalan kısma denir. Artık ürün sermayeye eklenerek sermayenin büyümesine ve sermaye sahiplerinin daha da güçlenmesine neden olur. İnsanların üretim araçlarını kullanarak üretimde bulunmasına yaratıcı emek denir. Artık ürün yaratıcı emek sonucunda patronlara, aristokratlara ve efendilere kalan paydır.
Marx’a göre toplum yaratıcı emeğin üretmiş olduğu ürünlerin paylaşımı ve dağıtımı ile ilgili sorunların çıkardığı çatışmalarla kurulmuştur. Toplumsal düzen bu çatışmaların ve karşıtlıkların varlığıyla devam eder. Toplumsal düzeni sağlayan ilkeler ve yasalar bu çatışmaların tabi olduğu ilkelere göre biçimlenmiştir.
Marx sosyal düzeni ve yapıyı ekonomik ilişkileri esas alarak açıklar. En önemli eserinin adı Kapital’dır. Klasik iktisatçıların iktisadi hayatı doğal düzenle açıklamasına karşı çıkar. Klasik iktisatçılar, liberalizmi, kapitalizmi ve çağdaş sanayi düzenini tabii düzenin bir yansıması olarak görür. İktisadi faaliyetlerin her hangi bir siyasi müdahale olmaması durumunda biri birini dengeleyeceğini var sayarlar. İktisadi hayatın dengede olması, bir ülkede üretilen ürünlerin/mal ve hizmetlerin fiyatları, bu ürünlerin üretiminde kullanılan emeğin değeri/ücret, üretimde kullanılan malzemenin ve ekipmanın fiyatı ve üretimde kullanılan sermayenin değeri/kira ve faiz arasında serbest piyasa şartlarında doğal bir dengenin mevcut olduğu varsayımına dayanır. Bu varsayım klasik iktisatçıların görüşlerinin temelini oluşturur.
Marx, klasik iktisatçıların aksine, iktisadi hayatın doğal olmadığını yapay olduğunu savunur. Bir toplumda iktisadi hayatın hiçbir zaman denge durumuna gelemeyeceğini iddia eder. İktisadi hayattaki dengesizliğin diyalektik aracılığıyla toplumsal ilerlemeyi sağladığını ileri sürer. Arz ve talep arasında hiçbir zaman denge olmadığını, dengesizlik olduğunu kabul eder. Dengesizliğin ve dalgalanmanın çatışma doğurduğunu bu çatışmanın da toplumu sömürenler ve sömürülenler olmak üzere iki ayrı karşıt sınıfa ayırdığını savunur.
Marx’a göre bir toplumda her zaman bir sömürenler; bir de sömürülenler adıyla iki sosyal sınıf vardır. Sömüren sınıf üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran ve yaratıcı emeğin ürettiği artık ürünü kendi sermayesine katıp daha da güçlenen toplumsal kesimlerdir. Üretim araçlarının kapsamına, toprak, evcilleştirilmiş hayvanlar, toprağı işlemekte kullanılan araçlar, barınma ve korunma ihtiyacını karşılayan evler ve araç gereçler ile sanat ve meslek erbabının kullandığı basit ev aletleri ve teknolojik ürünlerin tümü girer. Marx’a göre bu araçların mülkiyetini elinde bulunduran sosyal sınıflar sömürücü sınıflardır. İlk çağda bu sömürücü sınıflara efendi, orta çağlarda aristokrat ve modern sanayi çağlarında ise patron veya burjuva sınıfı denir. Üretim araçlarını kullanarak üretimde bulunan, artık ürünü yaratıcı emeklerini kullanarak meydana getiren ve sadece emekleri ile çalışarak geçinmeye çalışan sınıflar ise sömürülen sosyal sınıflardır. Sömürülen sosyal sınıfların ilk örnekleri kölelerdir, orta çağlarda aristokratın veya derebeyin topraklarını işleyen köylülerdir, modern sanayi çağında ise ücret mukabili işletmelerde çalışan işçilerdir, yöneticilerdir.
Marx, sanayileşme ve kapitalizmin kurumsallaşmasıyla birlikte burjuva ve proleterya/işçi sınıfının oluştuğunu, çatışmanın bu dönemde burjuva sınıfı ile işçi sınıfı arasında devam ettiğini söyler. Ona göre bu iki sınıf arasındaki çatışma diyalektik materyalizmin yasalarına göre doğal olarak şekillenmiştir. Bu çatışma kaçınılmazdır. Diyalektik meteryalizme göre gerçekleşmektedir. Çatışma burjuva ile proleterya arasında gelir dağılımının artmasıyla şiddetlenmeye devam edecektir. En sonunda sömürülen proleterya sınıfı kendisine uygulanan sömürüye dayanamayacaktır, devrim yapıp, üretim araçlarına yani azınlıktaki burjuva sınıfının mülkiyetinde bulunan sermayeye el koyacaktır. Böylece sosyalist devrim gerçekleşecektir. Marx’a göre sosyalist devrimi örgütlenen işçi sınıfı yapacaktır.
Marx’a göre bir toplumda her zaman iki önemli kurum vardır. Bunlardan birisi alt yapıdır, diğeri de üst yapıdır. Toplumsal değişmeyi, sınıfsal çelişkileri, sosyal ilerlemeyi ve diyalektik süreci başlatan ve sürdüren muharrik/etkin güç alt yapıdır. Alt yapı üretim araçları ve güçlerinden oluşur. Yani bir ülkenin ekonomik faaliyetleri alt yapıdır.
Üst yapı ise, toplumda mevcut olan dini inançlardan, ideolojilerden, hukuk düzeninden, törelerden, geleneklerden, kıymet hükümlerinden ve siyasi rejimden oluşur. Marx’a göre üst yapı, alt yapının ürettiği bir ideolojidir. Bir yanılsamadır, Yaratıcı emeğin kendine yabancılaşmasıdır. Üst yapı, özü bakımından sömüren azınlık sınıfın sömürüsünü meşrulaştıran ve gerçek emekçileri sömürülmeye rızalık göstermesine neden olan bir araçtır. Dinin siyasete ve ticarete alet edilmesi ile ilgili tartışmalar Marx’ın bu iddiasına örnek gösterilebilir.
Max Weber (1864-1920)
Bürokrasi, yönetim bilimleri, din sosyolojisi, tarih, iktisadi zihniyet, bilim felsefesi alanlarında çok sayıda araştırması olan bir Alman sosyologdur. Bilim teorisi, Tarih ve sosyoloji arasındaki ilişkiler, Din, kapitalizm ve iktisadi zihniyet, Siyasi iktidarın tabiatı ve bürokrasi, Modern ve sanayi toplumunun özellikleri, Sosyal bilimler ve Tabiat bilimleri arasındaki farklar ve Alman milliyetçiliği alanlarında araştırmalar yapmıştır, özgün görüşler ileri sürmüştür.
Weber, sosyolojik bilim anlayışını, insan davranışlarının amaçlarını esas alarak düzenlemiştir. İnsan davranışlarını dörde ayırmaktadır. Bunlardan ilk ikisi; davranışın amacıyla ve davranışın bağlı olduğu değerle/normla ilişkili olan akılcı davranışlardır. İkinci ikisi ise heyecanlara/duygusallıklara ve gelenekler bağlı olarak gerçekleşen davranışlardır.
Amaçla ilişkili akılcı davranışların örneği, bir mühendisin yapmak istediği makine ve binalarla ilgili olarak hazırladığı planlar ve projelerdir veya zengin olmak isteyen bir kişinin tasarladığı yatırım ve ticari faaliyetlerdir. Değerlerle/normlarla ilgili olan akılcı davranışın örneği ise, gemisini kurtarma çabasından dolayı gemiyle birlikte batan bir kaptanın davranışıdır. Bir siyasetçinin yanlış bir uygulamadan dolayı hatayı üstlenmesi ve başarısızlığı şeref meselesi yaparak istifa etmesi de bu türden bir davranıştır.
Heyecana ve duygusallığa bağlı olarak gerçekleşen davranışın örneği, duygularına hâkim olamayan bir annenin veya babanın çocuğunu dövmesidir. Sinirlerine hâkim olamayan bir öğretmenin öğrencilerine hakaret etmesidir. Töre ve geleneğe göre gerçekleşen davranışların örneği ise, düğün ve sünnet törenleri, misafire ikram konusundaki teamüller, görücülere gelin adayının kahve ikramı gibi davranışlardır. Bu davranışlar sürekli tekrarlanırlar, gözlenirler. Bu davranışlara bağlı kalarak davranmak çoğu kere bir alışkanlık haline gelmiştir.
Weber amaç ve değere bağlı olarak gerçekleşen insan davranışlarını mantıklı ve akıllı davranışlar, yani mantıksal olarak düzenlenmiş davranışlar olarak görür. Heyecan ve Töre’ye bağlı olarak gerçekleşen davranışları da mantıksal olarak düzenlenmiş davranışlar olarak görmez.
Weber, insan ve grup davranışlarının nedenlerinin, tabiat bilimlerinin araştırma yöntemiyle yani pozitivist yöntemlerle açıklanamayacağını savunmuştur. İnsan davranışının tabiat nesnelerinin hareketine benzetilemeyeceğini belirtir. Yukarıda açıklandığı gibi, insan davranışlarını dörde ayırmasının nedeni de bu konudaki tutumudur. İnsan davranışlarının sebeplerinin objektif olarak gözlemle ve gözlemcinin sebep sonuç ilişkilerini kurmasıyla açıklanamayacağını belirtmiştir. Bilimsel ve pozitivist açıklama yerine anlama ve yorumlama kavramını esas almıştır. Weber’e göre bir insanın bir eylemi, niçin yaptığını, hiçbir zaman gözleyemeyiz. Ama bir eylemi, niçin yaptığını anlayabiliriz. Mesela insanların yolda yürüdüklerini gözlemleriz, ama bu gözlem kendi başına o insanların niçin yürüdüğünü ve hangi sebeplerden dolayı yürüdüklerini bize asla açıklayamaz. Ama geçmiş tecrübelerimizden ve kendi davranışımızdan yola çıkarak o insanların niçin yürüdüklerini anlayabiliriz.
Weber’e göre sosyolojik araştırmanın amacı; aktörün, yani davranışta bulunan kişinin davranışının sebeplerini, aktörün kendi davranışına yüklediği anlamı esas alarak anlamaya çalışmaktır. Önemli olan aktörlerin kendi davranışlarına verdikleri anlamı anlamaktır. Davranışta bulunanların davranışlarını anlamak ve bu anlamı yorumlamak sosyolojik incelemenin temel özelliği olmalıdır. Zaten insanlar tabii olarak etkileşirken karşı tarafın, kendi eylemine, ne anlam verdiğini göz önünde bulundurarak davranırlar. Sosyolojik incelemenin amaçla ilgili akılcı bir inceleme olduğunu belirtir. Ancak bilimin kendisi bir değer olduğu için sosyolojik incelemede amaç ve değer birleşmiştir. Ve bundan dolayı akılcıdır. Bu akılcılık sosyal davranışı yorumlamakla gerçekleşir.
Weber sosyolojik incelemeyi, sosyal bir etkileşimi ve olayı mantıksallaştırma ve akılcılaştırma olarak görür. Mantıksallaştırma, anlama ile oluşur. Sosyolojinin anlama yöntemini kullanmasına ve anlaşılanı açıklamasına yorumlama denir. Ona göre bilgi bir süreçtir. Hiçbir bir zaman tamamlanamaz. Bilimsel bilginin temel özelliği sürekli yenilenebilmektir. Eski çağlarda elde edilen bir bilginin tamamlandığı varsayılırdı. Bundan dolayı her zaman olduğu gibi tekrarlanırdı. Batlamyos’un ve Aristo’nun görüşlerinin çağlar boyunca tekrarlanması bu durumun örneğidir. Ancak çağdaş bilgi böyle değildir. Sürekli değişir. Yumurtanın kollestrolü artırması ve bunun sağlık için tehlikeli görülmesi konusundaki bilimsel bilginin bu günlerde değişmesi de çağdaş bilginin değişebilirliğine örnektir.
Weber’e göre sosyal bilimler tabiat bilimlerinden farklıdır. Tabiat bilimlerinde araştırma konusu olan değişkenler araştırmacıdan etkilenmezler, araştırmacının gözlemleri onları olduğu gibi gösterir. Mamtıksal olarak düzenler. Tabiat bilimlerinde üretilen bilgi, görünenden ve ölçülenden çıkartılan bilgilerin birikimine dayanır.
Sosyal bilimler böyle değildir. Sosyal bilimlerde Anlama, Tarihilik ve Kültürel bağlam geçerlidir. Anlama doğrudan gerçekleşir, her hangi bir araca ve ölçüme bağlı olarak gerçekleşmez. Araştırmacı hakkında araştırma yaptığı kişiler arasındaki etkileşimlerin sebeplerini hiçbir ölçüme ihtiyaç duymadan kendini onların yerine koyarak onları anlayabilir.
Sosyolojiyi, sosyal eylemi yorumlama bilimi olarak görür. Bundan dolayı onun sosyolojisine yorumlayıcı veya eylem sosyolojisi denir. Eylem veya davranış, bir aktörün veya kişinin başkalarıyla etkileşime girerken veya bir iş yaparken, kendi davranışına verdiği manaya ve eylemin içinde gerçekleştiği şartlara bağlı olarak gerçekleşir. Sosyolojik incelemenin amacı ise aktörün yaptığı eylemi niçin yaptığını aktörün düşüncesini esas alarak yorumlamaktır.
Talcott Parsons (1902-1979)
Sosyal yapı, sosyal düzen, sosyal eylem, norm, aktör, rol, statü, işlev ve kültür kavramlarını temel alan bir sosyoloji bilimi kuramı geliştirmiştir. “Sosyal Eylemin Yapısı”, “Sosyal Yapı” “Eylemin Genel Teorisi” ve “Modern Toplumların Yapısı” adlarında kitaplar yazmıştır. Genel bir sosyoloji teorisi kurma çabasında olmuştur.
Teorisini, E. Durkheim ve M. Weber’in yaklaşım biçimlerine dayanarak geliştirmiştir. Talcott Parsons, ilk dönem sosyologlarından sonra, bir kuram geliştirme çabası içinde olan bir sosyologdur. Toplum yapılarının işlevi/Yapısal-işlevsellik, kavramı çerçevesinde tanımlanan bir kuram geliştirmiştir.
Toplum yapılarının değişmesi konusunda öncelikle, genel bir yapı değişikliği kavramından değil; değişen temel öğelerin öncelikle belirlenmesi ve gösterilebilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bundan dolayı Parsons’un teorisi, büyük boy determinist ve ilerlemeci sosyal teorilere karşıttır. Bu teoriler genel yapıyı, önceki yapıların zorunlu bir sonucu olarak görürler. Parsons ise toplumsal farklılaşmayı birim zamanda kendini oluşturan öğelerin fonksiyonel bir sonucu olarak görme eğilimindedir. Buradan yola çıkarak, bir toplum yapısını oluşturan çok sayıda alt yapıların bulunduğunu göstermeye çalışmış.
Pozitivist sosyal teorilere karşı çıkmıştır. Durkheim’in dini inancın toplum düzenlerinin ilkelerini oluşturma üzerindeki etkisi görüşüne, vurgu yapmış. Durkheim’in inancın ve maşeri vicdanın toplumun kuruluşu üzerindeki işlevi ile ilgili görüşünü; toplum yapısının işlevi kuramına göre yeniden güncellemiştir. Her fiilin bir anlama veya iradeye bağlı olarak gerçekleştiğini varsayarak aktör eylemlerini iradi bir temele dayandırma çabasında olmuştur
Aktörlerin yani kişilerin eylemde bulunma yani sosyal etkileşime girme süreçlerinde, araçlar ve amaçlar arasında seçim yapma özgürlüklerini işlevci bir tarzda kullandıklarını varsaymıştır. Toplumun kendiliğinden aktörlere/kişilere normlar ve değerler sunduğunu belirtmiştir. Kişilerin değerlere ve kurallara bağlı kalarak eylemde bulunmaları tasarımından dolayı Parsons’un kuramı Normatif Fonksiyonalizm olarak adlandırılmıştır.
Kişilik, kültür ve toplum yapılarını temel almıştır. Topluma özgü yapıyı temelde üç öğe üzerine kurgulamıştır. Bunlar, Kişilik sistemi, kültür sistemi ve fiziki çevre sistemleridir. Kişilik sistemi aktör ve aktörün rollerini gerçekleştirme süreçlerindeki seçimlerinden oluşur. Kültür sistemi davranış kalıpları, dil yapıları, ortak inançlar ve değerlerden oluşur. Bunlar aktöre değer sunarlar.
Parsons’a göre, toplumdan birisi olma süreci, toplum yapısının bir aktörü olarak rol oynamak anlamına gelir. Ancak kişinin bir aktör olmasını, kişinin toplum yapısının kurallarını, değerlerini ve kültürünü öğrenip benimsemesi ile gerçekleştiğini varsaymıştır. Bu sürecin sosyal eylemle gerçekleştiğini belirtmiştir.
Toplum yapısı değişikliklerini, yani toplumsal farklılaşmayı, toplumun ortak amaçlarına göre, toplum ögelerinin kendilerine özgü rollerini oynamaları ile açıklamıştır. Öğelerin yapılarından kaynaklanan işlevlerini yapması üstünde durmuştur. Bu yönüyle Parsons’un teorisi yapısal fonksiyonalizm olarak da bilinir.
Birbirine bağımlı farklı toplum yapıları; kişiler, aileler, akraba grupları, mahalli topluluklar, yaş, cinsiyet ve meslek kategorileri, statü gruplarından oluşurlar. Bunlar birbirlerine bağımlı olarak görevlerini yerine getirirler. İşlev bu görevlerin yapılması süreci anlamına gelmektedir. Toplum düzeni ve yapısı kavramını birbirlerine bağımlı olan toplum oluşumları, aktörler ve bunları yönlendiren örüntüler, değerler ve davranış modelleri ile açıklamıştır.
Kişiliği sosyal eylemin bir birikimi, aktörü ve oyuncusu olarak ele almış ve kişiliğin de bir yapı olduğunu belirtmiştir. Kişilik, normları, değerleri, davranış kalıplarını, etkileşim modellerini öğrenip benimsemekle gerçekleşen bir yapı ve üst yapılar için işleyen bir aktör olarak değerlendirilmiştir.
Sosyal Eylemin Yapısı adlı eserinde, sosyal yapının bir düzene göre işlediğini, bu düzenin doğal bir durum olduğunu, doğal durum tarzında işleyen toplum düzeninin, normlara, inanca, değerlere ve ortak manevi bilince göre işlediğini ileri sürmüştür. Parsons’a göre, davranış kurallarını belirleyen değerler, normlar ve inançlar toplum yapısını işleten yapılardır. Hepsi kendi içinde birer alt yapı olarak işlerler ve toplum düzenini sürdürürler. Değerler, birbirlerinden bağımsız yapılar değildir, bütün kişilerin, toplum veya kişi olarak kendisine göre davrandıkları ortak yapının yapı taşlarıdır.
Parsons’a göre kişiler toplum yapısının bir aktörü olmak için, toplum tarafından şu bakımlardan eğitilirler: Toplum kişiye önceki aktörlerin davranış kalıplarının bilgisini öğretir. Öğrenme ve eğitim sürecinde beklenmedik durumlar karşısında hoşgörülü davranma becerisi öğretir. Karşılıklılığa izin vermeme, karşılık beklemeden rolünü oynama bilinci kazandırır. Destekleme ve her şeye olumlu yaklaşma alışkanlığı öğretir. Bunlara toplumsallaşma çıktıları denir. Bunlar aynı zamanda bir ahlak kuramını da oluşturan öğelerdir. Ve toplum yapısı ahlak kurallarıyla inanç ilkeleriyle oluşmuş olarak tanımlanır.
Parsons, bir toplumdaki siyasi iktidarı veya devlet otoritesini, toplumun ortak amaçlara erişmesini sağlayan, bu amaçla ortak bir kamu bilinci oluşturan sosyal aktör olarak değerlendirir. Devleti topluma yabancı ve toplumun üstünde duran bir güç olarak değil toplumu hedeflerine yönlendiren bir aktör olarak görür(Lukes Steven, 1997:646).
Parsons’a göre, paylaşılan değerler ve normlar; neyin ve kimin otorite olduğunu belirler. Otorite, toplum üyelerinin eylemlerini, ortak hedeflere göre biçimlendiren ve bu amaçla denetleyen bir kurumdur. İktidar ise, toplum yapılarını toplumun ortak bilincine göre düzenleyen ve yönlendiren kurumun gücüdür.
Parsons; bütün toplumlarda; din, devlet, akrabalık ve tabakalaşma yapılarının bulunduğunu belirtir. Toplum yapısının bu yapılara göre yapılandığını savunur. Bu öğelerin evrensel toplum yapısı unsurları olduğunu ileri sürer. Dinin inanç düzeyinde kişi ile dini topluluğu ve kurumu bütünleştirdiğini, aktörlerin eylemlerinin temel nedenlerini ve amaçlarını belirlediğini savunmuştur.
Parsons’a göre bir sosyal yapının özellikleri vardır. Bu özellikler bütün toplum yapılarında benzer tarzlarda bulunur. Evrensel ve sürekli toplum yapısı özellikleri şunlardır: Yapıyı oluşturan öğeler birbirlerine bağımlı bir düzen oluşturur. Yapının bütün öğeleri genel yapının sürdürülebilirliği için çabalar. Bir toplumun yapısı ortak bir düzenin sağlanması için çabalayan birçok alt yapıdan meydana gelir. Böylece toplum düzeni sürdürülmüş olur. Bir sosyal yapının dengede olması, alta yapıların ve yapıları oluşturan ögelerin bütünleşik olması ile sağlanır. Eğer öğeler birlikte ortak yapının sürdürülmesine katkı yapamazsa, yapının dengesi ve düzeni bozulur. Toplumun bütünleşmesi, bir birlik olması ve kendine özgü yapının sürdürülmesi; değerler, kurallar, örüntüler ve davranış kalıpları ile sağlanır. Yapıyı oluşturan bütün öğeler arasında sürekli işleyen bir eşgüdüm vardır.
Parsons’a göre her toplum yapısı kendini sürdürmek için fiziki çevreye uyum sağlamalıdır, amacına ulaşmak için yeterliliklerini koordineli ve uzlaşı içinde etkili kullanmalıdır, içsel bir eşgüdüm sağlamalıdır, değerlerini yani örüntülerini sürdürmelidir. Parsons, genel eylem sistemi olarak adlandırdığı bu sistemi dört alt sisteme ayırmıştır. Bunlar; Kültürel, Toplumsal, Kişilik ve Biyolojik sistemlerdir. Bunlardan Toplumsal sisteminin alt sistemleri ise şunlardır: Sosyalleşme sistemi, Sosyal şekiller sistemi, Politika sistemi ve ekonomik sistem. Sosyalleşme sistemi aktörün sosyal örüntülere göre davranma becerisi edinerek kişiliğini oluşturması anlamına gelmektedir. Sosyal şekiller sistemi, kişilerin sosyal ağ uzantı ve bağlantılarına göre, gruplara, cemaatlere ve toplumlara ayrılmasına gönderme yapmaktadır. Entegrasyonun sağlanması anlamına gelmektedir. Politika sistemi ise, toplumu amaçlara göre canlı ve etkili kılan otoritelerin iktidarı anlamına gelmektedir. Devlet olma bilincinin iktidarı ve ruhu olarak düşünülebilir. Ekonomik sistem ise, çevre şartlarına uyum ve çevre ile başetme çabalarını içerir.
Kaynaklar
Lukes Steven, “İktidar ve Otorite”, Çev.Sabri Tekay, Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, T. Bottomore ve R. Nisbet, Yay. Haz. Mete Tunçay, Ayraç Yay. Ankara 1997
Marrshall Gordon, Sosyoloji Sözlüğü, Çev. Osman Akınbaş ve Derya Kömürcü, Bilim Sanat Yay. Ank. 1999
BİR SOSYAL KURUM OLARAK DİN
DİN ve TOPLUM
Biz bu dünyada inançsiz ve tanrısız yaşıyabilir miyiz? Dinin toplumsal hayatta gördüğü işlevi bilim ve teknoloji yerine getirebilir mi?18.yüzyıldan beri Avrupada Batı kültürünün ilahiyatçıları ve sosyal bilimcileri, bu soruları hararetle tartışmaya açmışlar; Dini inançların ve eylemlerin zamanla ortadan kalkacağını; yerini bilimselliğe ve akılcılığa bırakacağını iddia etmişler. Bu amaçla bilimsellik, modernlik ve ilericilik, dinin yerini alacak gerçek değerler ve kıymet hükümleri olarak kabul edilmişler. Bilimselliğin ilmihalleri yazılmış; yıldızlar ve diğer gök cisimleri bu dinin altın tesbih taneleri olarak şiirlere geçmiş. İnançsızlığı, tanrı karşıtlığını ve tanrısızlığı esas alarak oluşturulmuş bir sanat, edebiyat, resim, bilim ve yaşam biçimi meydana getirilmeye çalışılmıştır. Dini inanç, gerçeküstü ile avunma, korkuları yenme, ilkel saplantı ve iğreti bir üst-yapı kurumu olarak tarif edilmeye çalışılmış.
İnsanların yaşadıkları tarihi tecrübenin dini içerikli olan tarafları başka şekillerde yorumlanmış. Haçlı savaşları ve islam fütuhatı gibi sırf dini amaçlarla yaşanmış ve gerçekleştirilmiş olan dini tecrübe, din dışı seküler ölçütlerle izah edilmiş; cihad Allah rızası için harcanan bir gayret olarak değil; ganimet için yapılan bir savaş olarak yorumlanmış. Diyalektik meteryalizm ve evrimci paradigmaya itibar edenlere göre, milletlerin tarihi tecrübelerinde, mukaddes inançlar için yapılmış olan bir faaliyet yoktur; böyle görünen faaliyetlerin gerisinde yine maddi sebebler vardır; ekonomik fayda için inaçlar ve sözde mukaddes değerler ideolojik işlev görmüşlerdir.
Fakat somut vakıalara bağlı olarak hakkında bilgi sahibi olduğumuz yaklaşık ikibinyılık dünya tarihinde meydana gelen önemli olayların ve savaşların gerisinde yatan asıl sebeplerin dini kaynaklı olduğu hemen fark edilebilir. Bilhassa batı uygarlığını meydana getiren Avrupada din ve mezhep çekişmeleri, savaşlar ve misyonerlik faaliyetleri sosyal değişmede ve ekonomik kalkınmada çok etkili olmuştur. Hegelci ve Marksçı diyalektik yönteme göre, dinkarşıtı hareketler bile dinileşme eğiliminden kendilerini alıkoyamazlar. Gerçek tarihi vakıalara ve olgulara bakıldığında laikliği anayasal anlamda dindışı bir ideoloji olarak kabul eden fransa bile harici siyasetini dini bir temele oturtmuştur. Cezayirin işgali, Anadolu’da açılan çeşitli misyoner okulları ve batılı hükümetlerin ısrarla Türkiye’deki hırıstıyanların haklarını kendi güvenceleri yada velayetleri altına alma arzuları bunun müşahhas bir örneğidir.
Materyalist, pozitivist ve marksist filozofların iddia ettiklerinin tersine tanrı diridir. Bilimsel davranışlar dini inançların yerine ikame olamamıştır. Din her zaman olduğu gibi, bu günde bütün dünyada insanların kendine bağlandığı ve sığındığı mukaddes ilke olma işlevini devam ettirmektedir. Kilise cemaatleri, uluslararası politikalarda krallardan, siyaset stratejistlerinden, uzman bürokratlardan, generallerden ve milletlerarası yapısal dalgalanmalardan, daha etkili olmaktadırlar. Yunanistan halkını, Türkiye’ye karşı kışkırtan kuruluşların başında ortdoks kilisesi vardır. Kardak adası krizinde adaya yunanistan hükümetini temsilen bir ortadoks papazın yunan bayrağını dikmesi ve yunan ordusuna dini bir kisve ile rehberlik etmesi, dinin toplumlar üzerindeki canlı ve dinamik etkisi için önemli bir olaydır. Dünya’daki muhtelif çevre kuruluşlrının ve insani amaçlı sosyal organizasyonların objektif amaçlar dışında dini amaçlarıda vardır. Son yıllarda dünyada meydana gelen özgürlük ve bağımsızlık hareketleri ideolojik temellerini dini inançlarda bulmuşlardır. Çeçenistan, Afganistan, Bosna ve filipinlerdeki bağımsızlık ve özgürlük mücadeleleri aynı zamanda birer dini harekettirler.
İstanbulda yapılan HABİTAT toplantısının katılımcı ve organizatör kuruluşları arasında, modern dini tarikatların yanı sıra, çeşitli hırıstıyan mezheplerini ve tarikatlarını temsilen bir çok kuruluş vardır. Dini kuruluşların bütçeleri birçok üçüncü dünya ülkesinin bütçesinden daha fazladır. Batılı ülkelerde hukuk dini inançlara göre davranma özgürlüklerini güvence altına almıştır. Eğitim kuruluşlarının büyük kısmı çeşitli katolik, ortadoks ve prüten tarikatların hazırladıkları eğitim müfredatına göre faaliyet icra etmektedir. Dünyadaki bir çok yeni birlik, dini ve coğrafik bir temelin kanatları altında işlemektedir. Avrupa topluluğu bu tür kuruluşların tipik bir misalidir. Sınıf çatışmasına dayalı dünya savaşları paradigması, yerini dini farklılıklara dayalı çekişme ve savaş seneryolarına bırakmıştır. Türkiye’nin siyasi havası sağ/sol, ve sınıf temeline dayalı ayırımları bir tarafa bırakmış; sınıf ayrımcılığına dayalı siyaset, yerini din ve tarikat çatışmalarına ve kamplaşmalarına bağlı ayırımlara bırakma eğilimindedir. Sekülarizm ve laikcilik din ve dindarlık karşıtı hareketler olarak, Türkiye’nin siyasi havasını çok meşgül etmektedir.
Üretim organizasyonlarında da dini tavırlara bağlı yenilikler yapılmaya başlanmıştır. Taylorizm, bilimsel ve klasik yönetim teknikleri işletmeler için verimli bir yönetim şekli olmaktan çıkmıştır; işletme kültürü, beşeri münasebetler ve kalite çemberleri teknikleri daha verimli ve insani işletme felsefeleri olarak kabul edilmektedir. İşletme yönetimleri, manevi-dini faktörleri işletmenin verimliliği için daha faydalı bulmaktadır. Doğrusal ve düzlemsel yönlendirmelerin, çalışanları bunalttığı ve onların çalışma şevklerini kırdığı, bilinen ve eleştirilen hususların başında gelmektedir. İşgörenlerin dini inançlarını temsil edebilecekleri işletme ortamları, yeni işletmecilik anlayışında teşvik görmektedir. Dünya çapındaki büyük şirketler, yöneticileri ve işgörenleri toplu dini ayinlere götürerek hizmetiçi eğitme, tabi tutmaktadır. Dini ayinlerle yapılan personel eğitimi işletmeleri ölçek ekonomisinde olduğu gibi, sadece kar üreten kurumlar olmaktan çıkartmaktadır. Müşteriler, çalışanlar, yöneticiler ve sermayedarlar böyle bir eğitim politikası ile birlikte bir duygu ve amaç birliği içinde olmaktadırlar. Dini inançların işletmelerde bir varlık olarak kabul edilmesi, yönetim ve işgörenler arasında işletme amaçlarının gerçekleştirilmesi için çok faydalı sonuçlar vemektedir.
Sağlık alanında da etik ve dini unsurlar tedavide yoğun olarak kullanılmaya başlanmıştır. Modern medikal sağlık kültürü yerini dini, ahlaki ve manevi sağlık ve tedavi kültürü ile paylaşma eğilimindedir. Biyopsikososyal sistem yaklaşımı hastalıkların teşhis, tedavi ve gözetiminde kullanılan ve tercih edilen yöntemler olarak kabul edilmektedir. Pozitivizme bağlı partikülarist/parçacı sağlık kültürünü ve kurumunu insan sağlığı için bir tehdit olarak değerlendiren sosyologların, ilahiyatçıların, hekimlerin, psikologların ve felsefecilerin sayısı artmaktadır. Bir yüzyıldır etkili olan laik sağlık kültürünün, henüz Türkiye’de olamasa bile, dünyada etkisi azalmaktadır. Dini ve manevi faktörler, insan sağlığını korumada çok önemli işlev görmektedir. Bütün dünya’da saygın bir sağlık kuruluşu olarak kabul adilen, Bosten Metodist Hastanesi bir hırıstıyan tarikatının yan kuruluşudur.
Finans ve ticaret piyasalarında da, dini kurallara bağlı politikalarla çalışan şirketler ve kuruluşlar, müşteri potansiyeli ve üretim kalitasi bakımından daha verimli kuruluşlar olmuştur. Yoğunlaştırılmış arz, ölçek ekonomisi ve rant gelirleri ile beslenen, klasik kapitalist kuruluşların faaliyetleri, denge durumuna yaklaşmış olan sanayi toplumlarında gayr-ı ahlaki bulunmakta. Bu durum işgörenlerin çalışma şevklerini kırmakta, müşterileri ürün tercihlerinde ilgili firmanın mamüllerine karşı dikkatli olmaya yöneltmektedir. Rant gelirleri ile beslenen finans kuruluşlarının verimliliği, risk semayesi ile çalışan finans kuruluşlarının verimliliğinden daha az olmaktadır.
DİNİN TANIMI
1-Latincede din; korku, saygı ve sevgi anlamına gelmektedir. Religio kelimesi ile bu durum ifade edilmiştir. Ancak Religio kelimesi aynı zamanda bağlanma ve bir işi tekrar tekrar dikkatli olarak yapmak anlamına da kullanılmaktadır. İnsanların din yolu ile tanrıya ve biribirlerine bağlanmaları, tanrıya karşı saygı, kulluk ve korku duymaları kast edilmiştir. Latince ve diğer batı dillerindeki anlamı ile dinin iki farklı tezahürü vardır. Birincisi, insanlararası bağlılık, tanrıdan korkma ve tanrıya tazimde bulunma şeklindeki dini tecrübeler ki bunlar dinin subjektif tarafını oluşturmaktadır. Bir müminin deruni bağlılık duyarak tanrıya ibadet etmesi, bunu manevi bir his olarak yaşaması ve yaşatması subjektif tecrübeye örnektir. İkincisi dini ibadetlerin tekrarlanıp gözlemlenebilen kurallarıdır. Dini ayinler, toplu ibadetler ve mü’min kimselerin ibadet niyyeti ile tekrarladıkları faaliyetlerin, görünen ve miktar olarak ifade edilebilen objektif tarafıdır.
2-Kur’an-ı kerimde sözlük anlamı ile din; adet, yol, itaat, usul, mükafat ve ceza manalarına gelecek şekilde kullanılmıştır. İslam dinindeki teknik anlamı ile din; Allah-u Teala tarafından peygamberler vasıtası ile insanlara iyilik olsun diye tebliğ edilmiş olan ilahi emirlerin, kanunların ve malümatın tümüdür. İmanın ve islamın şartları, bütün emirler ve nehiler ve bunların uygulaması olan her türlü ameli davranış bu tanımın kapsamına girer. Allah katında din islamdır hükmü, islam’ın ihtiva ettiği her şeyin din olarak algılanması gerektiğini ifade eder.
Yeryüzünde yaşanmış ve yaşanmakta olan dini inançların tümünü kapsayacak nitelikte bir din tarifi yapmak doğru değildir. Tanrı inancını esas alarak yapılacak bir din tarifinde tanrısız dinler; peygamberlik makamını esas alarak yapılacak bir tarifte kültür ve gelenek dinleri; dini ve ahlaki müeyyideleri esas alarak yapılacak bir tarifte, farklı ahlaki uygulamaları bir tanrı sembolü ile ifade eden dinler; kainatın, dünyanın ve insanın konumunu açıklamayı ve anlamlandırmayı esas alarak yapılacak bir din tarifinde bu hususları önemsemiyen dinleri ve metafizik tartışmaları yada açıklamaları önceliyen dinlerin tanımda esas alınması halinde ise bir çok ilkel tabiat dinini tanım dışı tutmak gerekir. Din kurumu cemiyetlerin kültürel yapısı, hayat uslubu ve kainat tasavvuruna göre farklı şekillerde anlamlandırılmıştır.
Dini inançlar, ibadet edilen varlığa, ibadet biçimine, ibadetten umulan beklentilere, dini cemaatin maşeri vicdanına, mahrem kabul edilen yada edilmiyen eylemlere göre, farklılık arz etmektedir. Bu farklılıkların ve ihtilafların asıl sebebi, dinin ilk ve saf haldeki asıl kaynağımıdır? Yoksa din müntesibi olan milletlerin ve halkların o saf inanca yükledikleri anlammıdır? Kanaatime göre insanlar her zaman olduğu gibi bu gün de eşit yetenek ve kabiliyetlerle doğmaktadır. Hepsi aynı dini inancı, aynı tanrıya ibadeti, aynı ibadet uygulamallarını ve aynı eylemleri mahrem kabul edecek bir yetenekle doğmaktadır. Meteryalistlerin tabiat, müslümanların Allah kanunu olarak kabul ettiği bu genel kaideye göre, gerçek ve olması gereken din; tanrı inancı, ibadet biçimi, ibadet niyyeti ve mahremiyet ölçütü bakımından birdir. Evrensel olan mutlak bir din olmalıdır. İnsanlar böyle bir inancı kabul edecek vasıflar ve yeteneklerle doğmakta; fakat sosyal çevrenin baskısı ve yönlendirmesi onların bağımsız,özgür ve içlerinden geldiği gibi, doğru dine inanmalarına ve doğru dini yaşamalarına engel olmaktadır.
Yer yüzünde yaşanmış ve yaşayan dinlerde, mahiyet, içerik ve amaç farkları hariç; ortak olarak bulunan özellikler şunlardır: İnanç ve inanç sistemi, İbadet ve kurallı ayinler- menasik, mahremiyet, mumelat ve cemaat duygusu. Varlığına şahit olunan tanrılı veya tanrısız, hak veya batıl, peygamberli veya peygambersiz, politeist veya monoteist, aşkın tanrılı veya panteist, tabiatçı veya tabiatüstücü ne kadar din varsa bunların objektif olarak tesbit edilebilen özellikleri, yukarda belirtilen beş unsurun şeklen hepsinde mevcut bulunmasıdır.
Objektif bir genel din tarifi yapılırsa, bu tarifin efradı şunlar olacaktır: iman, ibadet, muamelat, mahremiyet ve cemaat. İnsanlar hem bedeni hem hissi hem de beşeri olarak, iman, ibadet, muamelat, mahremiyet ve cemaat tecrübesini yaşarlar yaşatırlar. Beden, insanın biyoorganik; his insanın psişik ve beşeri ise, insan sosyal bağımlılık tarafına tekabül etmektedir. Ancak iman, ibadet, muamelat, mahremiyet ve cemaatin mahiyetlerinin yani objektif olmayan subjektif taraflarının değerlendirme dışı tutulması gerçekçi ve fonksiyonel bir tarif değildir. Çünkü bir dinin toplumu ilgilendiren ve toplumu biçimlendiren tarafı subjektif özellikleridir.
İman, ibadet, mahremiyet, muamelat ve cemaat/cemiyyet unsurları bir dinin temel rükünlerindendir. Bunlardan birisinin değerlendirme dışı tutularak din kurumunun tarif edilmesi, dinin eksik ve yanlış olarak algılanması demektir. Hangi din olursa olsun mutlaka bir cemiyyete, mahremiyet ölçüsüne, ibadet biçimine ve iman sistemine sahiptir. Ancak modern bilimcilik, üretimcilik, sermayecilik, akılcılık ve bunların uygulayıcısı olan, siyasetcilik ve eğitimcilik paradigmalarının etkisi ile din kurumu, daha farklı şekillerde tanımlanmaya çalışılmıştır. Bu gerçek dışı tanımlar dini cemiyyetin dışında bir vicdan, bir duygu ve bazende düşünceden ibaret bir ideoloji olarak tanımladılar. Bütün dinlerin açıklanmıyan bir sırra, tabiat-üstü bir varlığa, tabii olgular karşısında hissedilen korkuya ve sihire şu yada bu şekilde dayandığını ileri sürdüler. Din kurumunu kaynağı bakımından animizme, totemizme, cemiyyetin ülküsel maşeri vicdanına ve yetersizlikten kaynaklanan korkuya dayandıranlar olduğu gibi, yukarıda belirttiğimiz gibi, tabiiliğin dışında olan gizli sırlar ve büyülerle izah edenler de vardır.
Dinin tabiatüstü gizli bir sırla tanımlanması dinle ilgili olarak bir çok yanlış kanaatin yayılmasına sebep olmuştur. Bu tanım; dini, modern hayatın yukarıda tesbit ettiğimiz ölçülerinin dışında, başka bir tanım aralığına yerleştirmiştir. Teologların ve sosyologların modernciliğin etkisi ile yaptığı din tanımı; dini, yaşanabilir ve uygulanabilir fonksiyonel bir değerler sistemi olmaktan çıkartmayı amaçlamıştır. Bilimciliğin mabedi olarak tanımlayabilceğimiz laboratuvarlara girmek için dinin ve imanın buraların dışında tutulması gerektiği ileri sürülmüştür. Laboratuvara girerken cübbeyi dışarda bırakma özdeyişi böyle bir zihniyetin ürünüdür. Ayrıca Türkiye üniversitelerindeki radikal batılaştırmacı laikci çevrelerin, takılması hanımlar için dini bir emir olan başörtüsünü, bilhassa üniversite labaratuvarlarına sokmamak için, özel yasa hazırlamaları ve başürtüsünü bilimsel çalışma için bir engel olarak değerlendirmeleri, dinin bilimsel hayat dışında tutulması gerektiği şeklindeki bir ideolojik yaklaşımın ürünü olarak mütalaa edilebilir.
Dinin metafiziğe bağlanma ve sır olarak tanımlanması için, dindarların ve dine inanan ortalama bir müminin; inançlarının kaynağını ve taşıdıkları anlamı; bilinmez, fizikötesi bir sır olarak değerlendirmesi gerekir. Halbuki hiç kimse inandığı, uyguladığı ve uğrunda büyük fedakarlıklara katlandığı dini inançlarını, makul olmıyan, tabii kanunlarla çelişen, tabiatın dışında bulunan bir sır ve gizlilikle özdeşleştirmez. Her mümin inandığı dini inanç sistemini gerçek, doğal ve kabuledilebilir olarak bilir. Sosyolojik bağlamda dindarın ve inanan kimsenin, kendi inançları hakkında hissettiği olgulara göre, bir din tanımının yapılması gerekir. Bir dini tecrübenin; araştırmacının şahsi duygularına göre, tesbit edilmiş bir tanım aralığına sıkıştırılması, var olan gerçek hayatla çeliştiği gibi, ilmi ilkelerle de çelişir. Ne bir hırıstıyan, ne yahudi, ne paganist ve ne de animist herkes inandığı dini değerleri hayatın önemli ilkelerinden kabul eder; gerçek olarak bilir. İnançlarının gizli, bilinmez ve sonsuza ıraksıyan bir sır olarak değerlendirilmesine, gönlü razı olmaz.
Batılı sosyologlar, tarihçiler ve antropologlar tarafından; tabiat halkları, aşağılık barbarlar veya ilkel toplumlar olarak isimlendirilen muhtelif halkların, inanç sistemleri ve kıymet ölçüleri; onları olduğu gibi anlayamıyan bizim gibiler için, bir sır olarak biliniyor diye, bu onların da inançlarını ve dinlerini sırla ve metafizikle açıkladığı anlamına gelmez. Bilakis ilkel yaşam biçiminin zihni ve hissi muhayyilesi somut olgulara, somut malumata dayanır. Dolayısı ile inandıkları her türlü dini kıymeti maddi ve somut nesneler mesabesinde gerçek ve doğru olarak mütalaa ediyorlar. Bu da ilkel dini inancın iddia edildiği gibi, gizli bir sır veya metafizikle açıklanamayacağının önemli bir işaretidir.
Sır ilkel halkların dini sisteminin bir özelliği değildir; bilimsellik ve sekülarizm karşısında inançlarında şüpheye düşen; aydınlanma dönemi hırıstıyan ve yahudi filozoflarının inançlarında sözkonusudur. Çünkü inandıkları kıymetleri, ilmi ve açıklanabilir bulmayan; onu bir sır ve metafizik duygu ve inançla izah edenler bu dönemin teologları, filozofları, bilginleri siyasetçileri ve bazı kilise babaları olmuştur. Yukarıda sözkonusu edilen laboratuvara girerken dini inancın dışarda bırakılması yönündeki telkinler bunun basit bir örneğidir.
Dinin metafizik ve tabiatüstü kavramı ile açıklanması, fizik ve tabiat olaylarının çok iyi bir şekilde bilinmeye başlanma süreci ve bu konulardaki bilgilerin ideolojik bir değere dönüşmesine bağlı olarak, ileri sürülmüş bir fikirdir. Dolayısı ile tabiatüstü fikri öncelikle tabiiliğin ne olduğu tezine bağlıdır. Neyin tabii olduğu meselesi ise, aydınlanma felsefesi hareketi ile birlikte, bir paradigma haline gelmiştir. Muhtemelen dinin tabiatüstü kavramının tanım aralığına yerleştirilmesi, tabiilik tartışması ile ortaya çıkan bir durumdur. Böyle bir tartışma ise, insanlık tarihi içinde, en çok iki asırlık bir kısa döneme tekabül eder. Oysa din insanla birlikte sürekli olarak var olagelmiştir. İğreti veya marjinal bir sosyal durumu ifade etmez.
Din kurumunun bir sosyal kurum olarak değilde, psişik bir bireysel durum olarak, tanımlanması teşebbüsleri de yaygındır. Din böyle bir zihniyete göre, sadece ferdi egoları tatmin eden, müminle inandığı değer arasındaki ilişkiye dayanan, çok dar bir vicdan meselesi olarak mütalaa edilmiştir. Din toplumsal alandan ayrılmış ve ferdi alanla sınırlandırılmış olmaktadır. Dinin beşeri ve tomlumsal tecrübesi inkar edilmektedir. Cemaatsiz bir din tanımı sözkonusu edilmek istenmiştir. Halbuki sadece ferdi bazda hissedilen bir duyguya, dini tecrübe demenin ilmen imkanı yoktur. Dinin böyle bir tanım aralığına yerleştirilmesi, dini inançlarla çeşitli psişik halisülasyonların, illizyonların, nevrozların ve muhtelif gayrı iradi tutum ve davranışların aynı kategoride görülmesi demektir. Halbuki dini duygu ve his her zaman ve sürekli olarak başkaları ile paylaşılan ve çoğu kere birlikte hissedilen bir duygudur, inançtır. Zaten dinin sosyolojiyi ilgilendiren tarafı, bir çok insanın aynı dini paylaşması ve bu inaç, duygu, değer ve düşünce paylaşımını aynı zamanda, ortak bir eylem biçimi olarak kabul etmesidir.
Dini tecrübe psişik bir olgu olarak ele alınırken, yanlış olarak bazen sadece bir his veya duygu olarak görülür. Bireyin bu tecrübesi, sadece duygusal bir durum olarak mütalaa edilir. Halbuki dini tecrübe bir duygu olmakla birlikte aynı zamanda bir iradi ve akli davranıştır. Dinin sadece bir duygu olarak kabul edilmesi, dinin makul bir gerçek olduğunun inkar edilmesi anlamına gelir. Dinin akıl ve düşünce ile ilgili olan tarafı ihmal edilmiş olur. Tabiatçılık, rasyonalizm ve bilimsellik akımlarının son ikiyüzyıldır egemen bir paradigma olarak algılanması yanılgısı, bazı dindar din teorisyenlerinin; dini, sadece akıl ve mantık yani düşünce ile ilişkili bir olgu olarak görmelerine sebep olmuştur. İslamiyet akıl, mantık ve bilim dinidir, şeklindeki açıklamalar böyle bir duygunun ürünüdür. Bu duygunun ileri aşaması dini inançların sekülerleşmesi, tabiileşmesi ve duygu alanından tecrit edilmesi ile sonuçlanır. Hırıstıyanlığın sekülarizm ve rasyonalizm karşısında takındığı bu tutum, hırıstıyanlığı yaşanır bir dini tecrübe duygusu olmaktan çıkartmıştır.
DİN ARAŞTIRMALARI
Din sosyolojisi çalışmaları, ilk dönemden itibaren evrimci, rasyonalist, pozitivist ve psikolojist bir karekterde olmuştur. Batı’da her alanda hakim olan, pozitivist mantık, din kurumu hakkındaki araştırmalara da uygulanmıştır. Sömürgeleştirme siyaseti için, dinin yukarıda belirtilen yöntemlerle araştırılması, bilimin sosyo-stratejik amaçlarla uygulanmasına örnektir. Sömürgeci güçlerin milli hedeflerinin gerçekleştirilmesinde, din kurumunun pozitivist bir zihniyetle ele alınması çok pragmatik bulunmuştur. Bir toplumun sömürgeleştirilmesi ve bir devletin yıkılması için sözkonusu toplumun sosyal birliğinin özü ve cevheri olan, din kurumunun kutsi ve mahrem ilkelerinin, ortadan kaldırılması veya sosyal görevini yerine getiremiyecek hale getirilmesi gerekir. Toplumsal çözülme bir toplumun mevcut bulunan değerler sisteminin değiştirilmesi ile artar ve devam eder.
Her din kendini tanımladığı biçimde anlamlıdır. Bir dine, kendini temsil ettiğinin dışında, başka bir yöntemle bakılırsa, o dinin mahremiyeti ve subjektif değeri inkar edilmiş olur. Böyle bir bakış açısı din kurumunun mahremiyet, kutsallık ve inanç tarafını ortadan kaldırılmıktadır. Pozitivist, psikolojist, evrimci ve rasyonalist usullerle din kurumunun ele alınması; dinin, kutsallık, mahremiyet, inanç ve subjektif tecrübe tarafının inkarı anlamına gelmektedir. Halbuki pozitivist bakış açısına göre ilk etapta bir dinde bulunduğu iddia edilmiş olan şartlar bunlardır.
Evrimcilik, pozitivzm, rasyonalizm ve psikolojizm akımlarını din kurumunun araştırılmasına uygulayan batılı sosyolog, din tarihçisi ve antropologların başında, E.B.Tylor (Primitive Kulture ,1871), H.Spencer (Principles of Sociology,1896) J.G.Frazer (The Golden Bough,1945), E.Durkheim(Les Formes Elementaire de la Vie Religieuse,1912)L.Bruhl(Les Fonctions Mentales Dans Les Societes İnferieures,1918) Max Weber(Gesammelte Auf Seatze Zur Religions Soziologie,1923) ve bunların takipçisi olan sosyologlar gelmektedir. Marksistler ise kendilerine özgü olarak geliştirdikleri üstyapı kurumu kapsamında din kurumunu incelemişler. Dinleri, üstyapı kurumu tanım aralığına, yerleştirmişler.
Din sosyolojisi çalışmaları, yukarıda belirtilen felsefi zihniyetlere bağlı olarak dini, üç farklı biçimde araştırma konusu haline getirmiştir. Bunlar; dinlerin kaynağını bilimsel olarak tesbit etmek amacında olan çalışmalar, Din ile dünya arasındaki etkileşimin boyutlarını tesbit etmek için yapılan çalışmalar ve dini cemaatin, dini ve sosyal hayatını inceliyen cemaat çalışmalarıdır. Dinlerin kaynağını esas alarak yapılan çalışmaların bir kısmı psikolojist bir kısmı da sosyolojist karakterdedir. Psikolojist yaklaşımlar dinin menşeini korku, sevgi, saygı ve çeşitli psişik durumlar karşısında karşı karşıya kalınan acziyeti telafi etmeye bağlarlar. Sosyolojist görüşlere mensup olanlar ise, dinin menşeeni sosyalliğe ve sosyal ilişkilerin kendilerini devam ettirme çabasına bağlarlar.
Tartışma Soruları ve Cevaplar
1- Sosyal grupların temel özellikleri nelerdir, maddeler halinde yazınız.
2- Sosyal yığın ne demektir, temel özelliklerini göz önünde bulundurarak açıklayınız.
3- Temel statü belirleyicileri nelerdir, örnek vererek açıklayınız
1-Sosyal gruplar, insanların bulundukları her yaşta ve dönemde katıldıkları temel sosyal oluşumların başında gelir. Aile sosyal grupların evrensel ve sürekli bir örneğidir. Ancak insanlar aile dışında da çeşitli sosyal gruplara katılırlar. Sosyal grupların bir kısmı yaş dönemleri ile ilgilidir. Akran grupları bunların örnekleridir. Çocuk ve gençlik grupları bunlara örnektir.
Sosyal grupların temel özellikleri şunlardır.
a-Sosyal grupların kendilerine özgü amaçları var
b-Sosyal grubun varlığı grup üyelerinin birbirleriyle iletişim içinde olmalarıyla devam eder.
c-Her sosyal grup kendisine özgü bir sosyal sınır oluşturur. Bu sınır grup ile toplum genelini birbirinden göreceli olarak ayırır.
d-Sosyal grupların toplumun genel yapısından farklı kendine özgü yapıları vardır.
e-Sosyal grupların toplumdan farklı kendilerine özgü bir hiyerarşik yapısı ve bu yapıya bağlı olarak üyelerine sundukları, statüler ve roller vardır.
f-Her sosyal grubun kendine özgü kuralları ve normları vardır.
g-Sosyal grupların kendilerine özgü bir kimliği vardır.
h-Sosyal grup üyelerinin ortak çıkarları vardır.
2- Sosyal yığın, insanların her zaman ve mekanda içinde bulundukları genel sosyal kategori türlerinden birisidir. Sosyal yığınlar zamana ve mekana bağlı olarak geçici bir şekilde insanların bir arada bulunmasıyla oluşurlar. Sosyal yığınların özellikleri şunlardır.
a-Sosyal yığın üyeleri birbirlerini nisbeten tanımayan ve birbirlerine yabancı olan insanlardır.
b-Sosyal yığın, her yaş, cinsiyet, inanç ve farklı amaçları ve çıkarları olan insanlardan oluşur.
c-Sosyal yığınların kendilerine özgü bir sosyal yapıları yoktur. Bundan dolayı hiyerarşik değiller. Üyelerine yığına özgü bir statü ve rol sunmazlar.
d-Sosyal yığın üyeleri arasında bir fiziki yakınlık olmakla birlikte bu yakınlık geçici olduğundan dolayı sürekli bir karşılıklı ilişkiye, iletişime ve etkileşime dönüşmez.
f-Yığın ortamında insan davranışlarını düzenleyen genel kalıplar olsa bile bunlar yığın dağıldıktan sonra bir bilince dönüşmez. Ancak kitle hareketlerinde, eylemlerinde yani protest kitle eylemlerinde kitle dağıldıktan sonra kişiler üzerinde bir bilinç oluşturabilir.
g-Sosyal yığın geçici bir mekânsal ve zamansal özellik taşır, sürekli değildir.
3-Statü toplumsal hayatın kişilere sunduğu ve kişileri kendisi ile tanımladığı mevkilerdir, Sosyal konumlardır. Sosyal statüler toplumsal yapıda hiyerarşik bir düzen içindedirler. Birçok statü belirleyicisi olmakla birlikte, bütün toplumlarda her zaman rastlanılan statü belirleyicileri şunlardır.
a-Servet yani ekonomik durum, Zenginler her zaman zengin olmayan insanlara göre genel olarak daha üst statülerde kabul edilir.
b-Soy özellikle eski toplumlarda çok belirgin bir statü belirleyicisi olmakla birlikte, çağdaş toplumlarda varlığını nisbeten korumakla birlikte o kadar etkili bir statü belirleycisi değildir.
c-Eğitim, eski toplumlarda olduğu gibi, modern toplumlarda da etkisi gittikçe artan bir statü belirleyicisidir. İnsanlar eğitim düzeylerine bağlı olarak daha üstün statülere yerleştirilir.
d-Din ve inanç da her dönemde etkili olan bir statü belirleyicisidir. Aynı dine inanan ve aynı inançta olanlar, kendilerini başka dinlere inananlardan daha üstün görürler.
e-Fonksiyonel görevler ve toplumsal fayda da bütün toplumlarda her zaman bir statü belirleyicisi olmuştur. Toplum yararına önemli başarı gösterenler ve görevler yapanlar daha üstün bir statüde görülür.
f-Biyolojik özellikler ve bedensel yeterlikler de genel bir statü belirleyicisi olarak kabul edilir. Sağlıklı olanlar, genç dinamik ve yetişkinler, hastalardan ve yaşlılardan daha üstün görülür.
Tartışma Soruları ve Cevaplar
1- Temel sosyal süreçler nelerdir, örnek vererek açıklayınız..
2- Durkheim’in sosyolojinin bir bilim olarak şekillenmesine yaptığı katkı nedir? A. Comte’un eksiklerini hangi şekilde tamamlamıştır, açıklayınız.
3- Temel statü belirleyicileri nelerdir, örnek vererek açıklayınız
1-Sosyal süreçler, kişilerin sürekli olarak, çeşitli amaçlara bağlı olarak karşılıklı olarak etkileşirken, davranışlarını düzenleyen normlar, kurallardan ve sosyal bağların biçimlerinden oluşurlar. Genel olarak ikiye ayrılırlar. Sosyal süreçlerin bir kısmı insanları birbirine yakınlaştırır. Bir kısmı ise kişileri birbirinden uzaklaştırır.
Yakınlaştırıcı sosyal süreçlerin kapsamına işbirliği, uyma, özümseme ve bütünleşme girer. Uzaklaştırıcı sosyal süreçler ise, muhalefet, rekabet ve çatışma girer.
Bir kazada yaralılara yardım etmek, bir futbol takımında birlikte oynamak işbirliğine örnektir. Hoşgörü, karşısındaki kişinin düşüncesine, çıkarlarına ve inançlarına duyulan saygı uyma ve uzlaşmaya örnektir. Özümseme ise ortakların birbirlerine hayranlık duyması, birbirlerini her yönüyle benimseyip içselleştirmesidir.
Muhalefet, işbirliği sürecinin zıddıdır, iletişimde olunan kişi ya da kişilerin görüşlerine ve çıkarlarına katılmamak ve itirazda bulunmaktır, karşı çıkmaktır. Rekabet, uzlaşmanın karşılığıdır. Aynı çıkara ulaşmak için yarışan insanların birbirleriyle çatışmadan sonuç almaya çalışmasıdır. Çatışma, kişilerin etkileşimde bulundukları rakiblerini engellemeye çalışması şeklindeki faaliyetlerini içerir.
2-Durkehim, sosyoloji biliminin kurucularının başında gelir. Comte, sosyoloji’nin pozitif bir bilim olduğunu ortaya koydu, sosyoloji kelimesini keşfetti, sosyal statik ve sosyal dinamik kavramlarını kullanmakla sosyal hadiselerin bilimselliğini açıklamaya çalıştı. Ancak sosyolojik bir inceleme ve araştırmanın hangi araçlarla ve hangi somut ölçülerle yapılabileceğini açıklamadı. Sosyal hadiseleri yine felsefi bir yöntemle anlattı. Durkheim, Comte’un eksik bıraktığı konular üzerine odaklaştı. Sosyoloji biliminin hangi yöntemlerle, hangi konuları hangi araçlarla araştırıp açıklayabileceğini yazdı ve bu konuda örnek çalışmalar yaptı. Sosyolojinin sosyal olguları, kendine özgü bilimsel yöntemlerle incelediğini yaptığı araştırmalarla ortaya koydu.
3-Statü toplumsal hayatın kişilere sunduğu ve kişileri kendisi ile tanımladığı mevkilerdir, Sosyal konumlardır. Sosyal statüler toplumsal yapıda hiyerarşik bir düzen içindedirler. Birçok statü belirleyicisi olmakla birlikte, bütün toplumlarda her zaman rastlanılan statü belirleyicileri şunlardır.
a-Servet yani ekonomik durum, Zenginler her zaman zengin olmayan insanlara göre genel olarak daha üst statülerde kabul edilir.
b-Soy özellikle eski toplumlarda çok belirgin bir statü belirleyicisi olmakla birlikte, çağdaş toplumlarda varlığını nisbeten korumakla birlikte o kadar etkili bir statü belirleycisi değildir.
c-Eğitim, eski toplumlarda olduğu gibi, modern toplumlarda da etkisi gittikçe artan bir statü belirleyicisidir. İnsanlar eğitim düzeylerine bağlı olarak daha üstün statülere yerleştirilir.
d-Din ve inanç da her dönemde etkili olan bir statü belirleyicisidir. Aynı dine inanan ve aynı inançta olanlar, kendilerini başka dinlere inananlardan daha üstün görürler.
e-Fonksiyonel görevler ve toplumsal fayda da bütün toplumlarda her zaman bir statü belirleyicisi olmuştur. Toplum yararına önemli başarı gösterenler ve görevler yapanlar daha üstün bir statüde görülür.
f-Biyolojik özellikler ve bedensel yeterlikler de genel bir statü belirleyicisi olarak kabul edilir. Sağlıklı olanlar, genç dinamik ve yetişkinler, hastalardan ve yaşlılardan daha üstün görülür.
Sayın Hocam, Kahta grubundan Sırri DENİZ, bitirme ödevimi sizden almak istiyorum. Uygun mudur? saygılarımla…
Evet uygundur, İşletme Tarihi hakkında yaptığın çalışmayı detaylandırarak işe başlayalım
Hocam selamünaleyküm ben pdr 1.sınıf öğrencisiyim bu yazdığınız sosyoloji derslerinde kurumlardan,yığınlardan,topluluklardan ve daha birçok konudan yazı yazmamışsıniz bu konuları da yazacakmısiniz bunu öğrenmek istedim yazmayacaksanızda sebebini ogrenebilirmiyim şimdiden teşekkür ederim saygılar
Bu konuları sosyoloji nedir kitabından çalışacaksınız
Hocam Sosyoloji 4.sınıf öğrencisiyim sorulari sisteme yükleyecegim demiştiniz ama hala yüklemediniz sistemden duyuru atip bilgilendirirseniz seviniriz,İyi günler dilerim.
Hocam sisteme soru atmisiniz fakat acilirken hata veriyor,yardimci olursaniz seviniriz.İyi gunler dilerim.
Düzelmiş olması lazım
Hocam sisteme sosyolojiye giris ile ilgili örnek soru koyucam demiştiniz ama ben bulamadim yardımcı olurmusunuz?
Sorular var. İki tane test sorusu var. Onları görebilirsiniz
Hocam size ödev göndercem ama mail adresinize ulaşamıyorum