Türk Dünyası – Prof. Dr. Hacı Duran https://haciduran.com Olayların Sosyolojisi Wed, 10 Apr 2024 09:05:48 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=7.1.3 https://haciduran.com/wp-content/uploads/2016/07/cropped-image-9-scaled-1-32x32.jpeg Türk Dünyası – Prof. Dr. Hacı Duran https://haciduran.com 32 32 Doğu Türkistan Dramı https://haciduran.com/sehadetin-sembolu-olarak-dogu-turkistan/ https://haciduran.com/sehadetin-sembolu-olarak-dogu-turkistan/#comments Wed, 26 Jun 2013 15:43:22 +0000 http://www.haciduran.com/?p=678 Read More »]]> Doğu TürkistanUygur kardeşlerimizin Çin işkencesi altındaki katliamı gündeme gelir gelmez, katliam üzerinde stratejik yorumlar ve siyasi senaryolar yoğun bir şekilde yazıldı, konuşuldu. Çin’in, Amerika’nın ve Rusya’nın hesapları yeniden güncellendi. Küresel iletişim ağları bir güç olarak, bir iktidar biçimi olarak, bu katliamı yeni bir tüketim malzemesi olarak kullanıma soktu. Bu hesaplar ve değerlendirme biçimleri, aslında her ne kadar 38 milyonu aşan Uygurların sorunlarını dile getirme adına yapıldıysa da, onların acılarını, ölümlerini ve kıyımlarını medyatik bir malzemeye de dönüştürdü.

Ben bu mü’min kardeşlerimin acılarını, zamana yayılan ve beklenen ölümlerini ve şehâdetlerini bir başka açıdan değerlendireceğim. Çünkü medyada gösterime konan senaryoların ve konuşulan küresel hesapların, onların acılarını ve ölümlerini azaltmayacağını biliyorum. Bundan dolayı, onların acılarını, ızdıraplarını ve kitlesel şehâdetlerini bir başka açıdan değerlendireceğim. Her hangi bir küresel gücün hesaplarına ve senaryolarına göre değerlendirmeyeceğim. Onların hesabı olabilir. Ancak tarihten biliyoruz. Kitlesel kıyım yapanlar direnen bir halk karşısında her zaman mağlup olmuşlardır. Uygurlar da bunu yapıyor. Bundan dolayı Uygur direnişi örnek bir direniştir ve varolma mücadelesidir.

İnsanlar ahlaklarıyla, ilimleriyle, siyasi duruşlarıyla, cesaretleriyle, kahramanlıklarıyla, direnme biçimleriyle örnek olmuşlardır. Tarih ve edebiyat kitapları bu tür örnekleri anlatırlar, yeni nesillere aktarırlar. Ancak öldürülme sürecini yani şehâdeti; bir varoluş biçimi olarak destanlaştırmaya dair örnekler çok azdır. Bu örnekler de daha çok ferdidir, kişiseldir. Hallac’ın kendi idamını, bir sembole dönüştürmesi, şehâdeti dirilişe dönüştürmesi buna örnektir. Hz. Sümeyye’nin kendi şehâdetini, bir varoluş biçimi olarak göstermesi ve yaşaması da ferdi bir misaldir.

Çanakkale savaşındaki Türk askerinin şehâdeti de benzer bir misaldir. Ancak Çanakkale Savaşlarının şehitleri ve askerleri emir ve komuta zinciri içinde usta bir uygulamanın parçası olarak bu mahşeri yaşamışlardı. Bilinçlerini şehâdetle bütünleştirmişlerdi. Kendilerini Allah için kurban etmeyi, asker olarak, özümsemişlerdi.

Doğu Türkistan’da ve Gazze’de yaşanan şehâdetler ferdi değildir. Örgütlenmiş, programlanmış ve disiplinle kurgulanmış şehâdetler de değildir. Bir halkın bütün varlığı ile birlikte, şehâdeti bir varolma biçimi olarak yaşamasının örnekleridir. Bu bakımdan Doğu Türkistan ve Gazze halkının şehâdeti, varolma mücadelesinin, iki önemli örneğidir. Bu makalede Doğu Türkistanlıların yani mü’min Uygur kardeşlerimin, şehâdeti, bir ifade biçimi olarak seçmesi ve direnişi kendi kıyımlarıyla ebedileştirmesini anlatmaya çalışacağım.

Türkistanlı kardeşlerimizin yaklaşık bir buçuk asırdır verdikleri mücadele, bir halkın varolma mücadelesidir. Bu mücadele örgütlü değildir. Her hangi bir kuruluş tarafından yönetilmiyor. Çünkü bu halkın karşısındaki güç, yani Çin devleti, örgütlenmeye dahi tahammülü olmayan gaddar ve zalim bir güçtür. Bu gücün siyasi düzeni, rejimi değişse de sonuç hep aynı kalmaktadır. Bu gücün Kralları, Komünistleri ve liberalleri konu Müslümanlar ve Türkler olunca farklı davranmıyorlar, aynı şiddeti mazlum halka uyguluyorlar. Uygurlar da bu durumu bildikleri için, toplu ve tabii direnişi ölümleri pahasına sürdürüyorlar. Bunu kendileri için bir varolma biçimine dönüştürüyorlar.

Bir buçuk asırdır, onlar çocuklarına ve torunlarına miras olarak; ev, araba, mal, mülk, mevki ve makam bırakmadılar. Kendi ölümlerini, direnişlerini, kıyımlarını ve şehâdetlerini miras olarak bırakıyorlar. Dünya’ya seslerini duyurmak için, küresel güçlerin de maşası olmayı denemiyorlar. İnançlarına, ihlâslarına, samimi duruşlarına ve Yüce Allah’ a güveniyorlar. Her şeyin bittiği bir zamanda “Hasbüna Allah ve Ni’mel Vekil” diyorlar. Söylenmesi ve yapılması gereken tek şey de budur.  Sapanla, ölüm makinesi uçaklara, taş attılar. Buzlu dağları yalın ayak yürüyerek aştılar. Ölülerini bilmedikleri tanımadıkları topraklara defnettiler. Kabe’ye sığınmaya koştular. Mevlânâ’nın ülkesine geldiler. Uygurlar, bu duruşları ile şehadeti tarihin ve hayatın kalbine oturtuyorlar. Onlar Yusuf Has Hacib’in, Kaşgarlı Mahmud’un torunlarıdır. Onların kadınları Zeynep olmuştur, erkekleri ise Hüseyin.

Uygur halkının ölümü, bir ordu şehâdeti, bir kişi şehâdeti değildir; bir halkın şehâdetidir. Çocuklarıyla, kadınlarıyla, özürlü ve yetimleriyle bütün bir halkın şehâdeti. Üstelik bu bir günde veya bir iki düşman saldırısı ile vuku bulan bir halk şehâdeti de değildir. Nesillerin, bir buçuk asırdır günbegün yaşadığı, bir sürecin şehâdetidir.  Uygurların toplu kıyımı, bu özelliği ile yaşanan bir süreç olmaktadır. Bir halkın toplu kıyımı, bir anda değil, sürece bağlı olarak yaşaması, çok ürkütücü bir işkence sahnesi gibi karşımızda durmaktadır. Çin işkencesi denilen işkence de tam bu türden bir işkence biçimini anlatmaktadır. Ancak her işkence ölümle sonuçlanmaz. Fakat Uygurların tabi tutulduğu işkence, toplu kıyımlarla, öldürmelerle sonuçlanmaktadır.

Onların bu şehâdeti, üstelik gizli kapaklı savaş oyunları ile, gece baskınları ile,  eşkıya ve terör tarzı saldırılarla gerçekleşmiyor. Mevzilerine çekilmiş düşman bekleyen bir halk değiller. Caddelerde, şehir meydanlarında bütün açıklığı ile yaşanan bir toplu kıyımın kurbanı olmaktadırlar. Uygurların kıyımı Gazze halkının kıyımı gibi, görsel imajlara ve ikonalara soykırımcılar tarafından da dönüştürülmüyor. Bu kurbanı gerçekleştirenler “Başını kaldıran Türkü öldürün” diyorlar. Onları görünmezliğe, tükenmişliğe ve kendini saklamaya mahkum ediyorlar. Uygurlar işte bu görünmezlikten kurtulmayı ölümleriyle, biz buradayız demekle ancak anlatabiliyorlar. Gaflet ve delalete katlanamıyorlar. Bunun için hiçbir küresel gücün hesaplarını öğrenme gereği de duymuyorlar.

Onlar Hallac gibi, vücudundan akan kanları yüzlerine sürerek, yüzlerinin solgunluğunu kanlarıyla kapatıyorlar.  Hz. Sümeyye aleni bir şekilde her kes görsün ve korksun diye şehid edilmişti. O da bunu bilerek korkmadı. Şehâdet getirerek şehâdeti yaşadı, direnişini ölümsüzleştirdi. Bize örnek bir davranış olarak bıraktı. Hallac bir mahkeme kararı ile şehid edildi. Onun da şehâdeti aleni bir şekilde başka insanlar korksun diye örgütlü, disiplinli ve planlı bir şekilde iktidar güçleri tarafından gerçekleştirildi. Ancak Uygurlar, çok vahşi bir tarzda ne bir mahkeme, ne de görselleştirme uygulaması olmadan öldürülüyorlar. Onlara dünyanın en büyük ordusu, en kalabalık halkı ve sermaye güçleri, bulundukları her yerde saldırıyor. Ölüm Uygurlar için, varolma ve bir ifade biçimi olmuştur. Umarım onların bu duruşu ve ifade biçimi, benzeri zulümleri yaşayan bütün kardeşlerimize örnek olur. Umut olur. Çünkü görünmezliğe katlanmak gaflettir. Kendi dışındaki bir gücün parçası olmak delalettir.

31 Temmuz 2009

]]>
https://haciduran.com/sehadetin-sembolu-olarak-dogu-turkistan/feed/ 1
Çanakkale Savaşlarını Hatırlarken https://haciduran.com/canakkale-savaslarini-hatirlarken/ Mon, 18 Mar 2013 09:50:46 +0000 http://www.haciduran.com/?p=569 Read More »]]> Çanakkale ResmiMilletlerin tarihinde çok sayıda savaş vardır. Tarihi sadece barışla geçen bir millet yoktur. Bir çok milletin kendini bir millet olarak ifade etmesi kazandığı bir savaştan sonra gerçekleşmiştir. Mesela Amerika’ının bir millet haline gelmesi, İngiltere’ye karşı başlattığı istiklal savaşı ile mümkün olmuştur. Aynı şey modern çağın büyük aktörü olarak bilinen, İngilizler, Almanlar, Fransızlar vb. diğer milletler için de geçerlidir.

Savaşın milletlerin tarihinde önemli bir rol oynadığı tarihi bir gerçektir. Ancak buna rağmen, savaş bütün toplumlarda istenmeyen bir eylemdir, harekettir. Esas olan barıştır, huzurdur. Hangi milletin kültürüne, inancına ve örfüne bakarsak bakalım, hepsinde barışı esas, yeri geldiğinde ise savaşı kaçınılmaz bir toplum davranışı bir milli duruş olarak görürüz

Savaşlar milletlerin ve ülkelerin tarihinde çok olmakla birlikte, bazı savaşlar çok daha önemlidir. Bir çok savaş unutulur. Sadece tarihçilerin bildiği bir araştırma konusu olarak kalır. Mesela Osmanlı devletinin Avusturya, Rusya, İran, Venedik vb. bir çok ülke ile yaptığı bir çok savaş vardır. Bu savaşların olduğunu, yaşandığını, ancak tarih kitaplarından öğreniriz. Ancak öyle savaşlar vardır ki, onları, dedemizden, annemizden, okuma yazma bilmeyen bir halk masalı anlatıcısından, ozanlardan, şairlerden hasılı yaşlı genç bütün toplum aktörlerinden öğreniriz, duyarız. Bu savaşlar, destan olmuştur, ruh olmuştur, milli duruşa ve varoluşa ilham olmuştur. İşte Çanakkale savaşı bizim için böyle bir savaştır.

Çanakkale savaşının acıları, inançları, yiğitlikleri hasılı bütün duyguları, ninni olmuştur, beşiğimizde annemiz tarafından kulağımıza kim bilir kaç defa okunmuştur. Türkü olmuştur, çobanından ev hanımına, diplomalısından diplomasızına, zengininden fakirine, komutanından askerine, kırda, atölyede, büroda, çarşıda pazarda, mutfakta Türkün ve Müslüman’ın olduğu her ortamda söylenen ve tekrarlanan bir Türkü. Şehitliğin, kahramanlığın, fedakarlığın, yiğitliğin gün yüzüne çıktığı, yaşandığı bir ortamdır, bir meydandır, Çanakkale savaşı.

Çanakkale savaşları bizim için bir yeniden dirilme ruhu olmakla birlikte, Yunanlılar için de böyledir. Onlar için de milli bir bilincin öyküsüdür. Yunanlıların mili bilinç edinmelerinde Truva savaşları için yazılan destanlar önemli birer ikon olmuştur, simulakr olmuştur. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda Mora’da ortaya çıkan Yunan isyanları, ruhunu, ilk çağlarda Çanakkale’de meydana gelen Truva savaşlarından almıştır. Truva savaşları efsaneleri, dağılmış, kimliğini unutmuş, dağınık yaşayan Rumları birleştiren, Yunanistan denilen coğrafya’da bir araya getiren bir değer olmuştur. Mora’daki Yunan isyanını başlatanlar bu savaşların efsanelerine dayanarak millet olma söylemini meşrulaştırmaya çalıştılar.

İlkçağın yunanlı ozanı Homeros, İlyada ve Odessa destanlarının konusunu, Çanakkale’de, Truva’da yaşanan savaşlardan almıştır. Homerosun anlatılarına göre, Truva savaşları. kandırmanın, hilenin, saldırganlığın, vahşetin, galibiyet getirdiği bir savaştır Yunan mitolojisinin baş yapıtı olan bu destanlara bakılırsa, kahramanlık, yiğitlik, cesaret ve dürüstlük; sahtekarlığa, kurnazlığa ve cinselliğe kurban edilmiştir.

Bu maskeler Truva atı olarak çok yüzlülüğün, sahtekarlığın, iktidar ve otorite yardakçılığının simgesi olmuştur. Siyasette kuralsızlığın, değer tanımazlığın ve ahlaksızlığı uyulması gereken tabii siyasi davranış olarak görülme nedeni Truva atı benzetmesidir. Makyavelist tutumlar ve davranışlar olarak bilinen siyasi ve bürokratik davranışlar, belki de akaidi temellerini bu rezil savaşın efsaneye dönüşmüş hikayelerinden almaktadır. Truva savaşlarının bu teması, mitolojik bir gösterim biçimi olarak, binlerce yıl, Yunan ve Batı trejedyasının ilhamı olmuştur. Böyle olduğu için tabii siyasi davranışın kuralı olarak mütalaa edilmişlerdir.

Tarihe yön veren iki savaş. Aynı bölgede yaşandılar. Aynı denizde, aynı boğazda cereyan ettiler. İlk çağlardaki Truva savaşları hala saldırılarını sürdüren Batılı emperyalist güçlerin rehberi olmaktadır. 20. yüzyılın başında gerçekleşen ve Çanakkale savaşı olarak adlandırılan savaş ise doğulu Müslüman milletlerin varoluş mücadelesinin örneğini oluşturmaktadır. Sembolü olmaktadır. Truva savaşlarının yaşayan heyulası, emperyalizmle özdeşleşmiştir. Çanakkale savaşlarının yaşayan ruhu kurtuluş mücadeleleriyle özdeşleşmiştir.

Truva savaşları İlyada ve odessa destanları ve hikayeleri olarak Yunan milli ruhunun ve Çağdaş Batı uygarlığının emperyalist duygularının ruhu olarak bizi gölgelemektedir. Kaç bin yıldır bu ruh, Truva atı olarak şöhret bulmuştur. Dünya tarihinin son dört yüzyılı, Truva atı maskesinin ustaca kullanıldığı işgallerle, sömürülerle, sahte barış, özgürlük, kalkınma, gelişme ve eşitlik mücadeleleri ile geçmektedir. Bu sahte yüzlü bulut, demokrasi, oryantalizm, eşitlik, etnik kimlik, yeni dünya düzeni, küresel değerler, vb. maskelerin gölgesi ile biz kendini bilmez toplumlara ihsanda bulunmaya maalesef devam etmektedir..

Diğeri Çanakkale savaşı olarak şöhret bulmuştur. Bu savaşın destanını ise Türk istiklal savaşının şairi Mehmet Akif söylemiştir, yazmıştır. Ancak bu destanın söylenmesi ve yazılması çok şükür ki bitmedi. Akif’in yazdığı destan örnek olarak tekrarlanmaktadır.

Şairlere, ozanlara, yazarlara, araştırmacılara ilham olmaktadır. Ozanlarımız, şairlerimiz, ediplerimiz hala bu savaşın şiirini, hikayesini yazmaya devam ediyorlar. Çünkü bu savaş bitmedi. Hala canlı olarak yaşanmaktadır. Bitmemesi de gerekiyor.

Çanakkale’de atalarımız dürüstçe, kahramanca, hile ve kandırma yollarına baş vurmadan vuruştu, savaştı. Al kanını o topraklara hilal ve yıldız olsun, diye döktü. Namuslarını, vatanlarını ve ocaklarını düşman istilasına karşı korumak için mücadele ettiler. Savaşın destanını yazan Mehmet Akif bu fedakarlığı Bedir savaşının aslanlarının duruşuna, mücadelesine benzetti.

Allah’ın sevgili kulu peygamber (a.s)’ın kucağına sığındılar. O kucağa kavuşmanın mutluluğunu, kanlarını dökerken yaşadılar. Bunu vazife ve ödev olarak yaptılar. Ganimete, ikbale, mevkiye, makama ve zevke yönelmediler. Geride kalan nesillerine bir örnek bıraktılar. Bu örnek davranış, Batı canavarına ve emperyalizme karşı durmaktır, sebat etmektir, direnmektir, çalışmaktır, üretmektir, savaşmaktır. Savaşı kazandılar. Ancak kendilerinden sonrakiler yine Truva atı hilesine kandılar.

Truva atı, bu kez, mandacılık olarak karşımıza çıktı. Güçsüzlük, takatsizlik, yetersizlik ruhiyatı olarak içimize sindi. Bu sahte maske bilincimizi o kadar köreltmiştir ki, Afrika’da, uzak Asya’da, Sibirya’da, Amerika kıtasında üretim yapan Türk şirketlerini göremiyoruz. Avrupa’da yakılma pahasına varoluşunu sebatla sürdüren Türkleri, Arapları fark etmiyoruz. Gönüllü Türk kuruluşlarının Endonezya’da, Pakistan’da, Afrika’da mazlum, mahzun, miskin ve yoksul insanlara ulaştırdığı sağlık, gıda, barınma yardımını kendimiz için bir güven kaynağı olarak algılamıyoruz. Filistinlilerin ölümüne süren bir yüzyıllık direnişinin ne kadar onurlu bir misal olduğunu fark edemiyoruz. Bu Truva atı heyulası hala aramızda dolaşmaktadır. Gölgesi gölgemize karışmıştır. Ayıklayamıyoruz. Her gön yeni bir söylem ve fikirle bizi aldatmaya devam ediyor.

Ama çok şükür, Çanakkale’de dökülen kan hemen sonra Türk istiklal savaşı oldu. Anadolu’da Mustafa Kemal oldu, Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak, Sarıklı mücahit ve Mehmetçik oldu. Kahraman Maraş’ta Sütçü İmam, Erzurum’da Nene Hatun ve Gaziantep’te Şahin oldu. Bitmedi, tükenmedi. Pakistan’da Cinnah ve İkbal olarak doğdu. Çanakkale’de atalarımızın döktüğü kan şimdi Azerbaycan’da, Irak’ta, Çeçenistan’da, Gazze’de, Filistin’de, Bosna’da, Afganistan’da, Afrika’da direniş oldu. Mücahit oldu. Truva atı olarak gölgesi üstümüzde dolaşan emperyalizme karşı hilal oldu, yıldız oldu. Bu savaşın şehitlerini, gazilerini rahmetle hatırlıyor. Onların hatırasını yaşatma inancını benden eksik etmemesini, yüce Rabbimden diliyorum.

Bu Yazı İlk Defa 2008 de yayınlanmıştır.

]]>
İran’ın Nükleer Enerji Programı https://haciduran.com/iranin-nukleer-enerji-programi/ https://haciduran.com/iranin-nukleer-enerji-programi/#comments Tue, 12 Mar 2013 14:28:57 +0000 http://www.haciduran.com/?p=566 Read More »]]> İran ın Nükleer ResmiIrak’ta 23-24 Şubat tarihlerinde bölge güvenliği üzerine bir toplantı yapıldı. Toplantıyı düzenleyen Irak Stratejik Araştırmalar Topluluğunun davetlisi olarak Bağdat’a gittim.  Uluslararası düzeyde yapılan toplantıda dört tane konu çok tartışıldı. Türkiye’nin Ortadoğu siyaseti, İran’ın nükleer enerji politikası, Sivil toplum kuruluşlarının amaçlarından sapması ve Arap baharının demokrasi dışı alanlara kayması konuları, enine boyuna konuşuldu.

Tebliğlerin ve tartışmaların tümünde bu konular yer aldı. Toplantıya ev sahipliği yapan Irak’ın bir önceki dönem Başbakanı ve Irak Milli Islah Hareketi lideri İbrahim Caferi, iki konuşma yaptı. Her iki konuşmada da bu konulara değindi. İstikrar ve güvenin uzun süreli çabalarla gerçekleşebileceğini, Avrupa’daki yüzyıl savaşlarını örnek göstererek ümitvar olduğunu söyledi. Irak’ın iç güvenliğinin komşularının güvenliği ve tutumu ile yakından ilişkili olduğunu belirtti. Konuşmasında verdiği örneklere bakılırsa, yakın dönemde Irak’ın istikrara kavuşması konusunda Caferi’nin endişeleri var. Sürecin uzayacağını tahmin etmektedir.

İran’ın nükleer enerji programı hakkında İranlı stratejistler ve Arap ülkelerinden uzmanlar, çok sayıda bildiri sundu. Nükleer enerji programın meşruiyetini savunmak için çok farklı argümanlar ileri sürüldü. Bu yazıda İran’ın Nükleer programı tartışmalarında ortaya çıkan söylemin ideolojisi üstünde duracağım.

İran’ın Nükleer programı bilindiği gibi 1950’li yıllarda Şah Rıza Pehlevi’nin iktidara gelmesinden sonra ABD’nin desteğiyle başladı. Bu yıllarda başlatılan program “Barış için atom” konsepti çerçevesinde yürürlüğe kondu. Projenin gerçek amacı ise, Sovyetlere karşı caydırıcı bir askeri güç oluşturmakmış. Sovyetlerin Ortadoğu’ya yayılmasının önünde bir bariyer oluşturmak için, ABD ve müttefikleri soğuk savaş döneminde, İran’ın nükleer enerji programını devreye sokmuşlar.

İran’ın nükleer enerji programı, İran İslam devrimine kadar Amerika ve müttefikleri tarafından desteklendi. İslam devriminden sonra, İran hükümeti bir süre programı askıya aldı. ABD ve İran arasında devrim sonrasında meydana gelen çekişmeler ve İran-Irak savaşı, İran’ın nükleer enerji programını yeniden faaliyete geçirmesine neden oldu. İran Şah döneminde başlatılan projeyi yeniden devreye soktu.

İran’ın devrimden sonra yeniden devreye koyduğu nükleer enerji programı, çok geçmeden, İsrail, ABD ve müttefikleri tarafından kendilerine yönelen bir tehdit olarak algılandı. ABD ve müttefikleri kendilerine yöneldiğine inandıkları bu programı, durdurmak için uluslararası düzeyde İran’a programı durdurması, şeffaflaştırması ve askeri amaçlı olmaktan çıkartması için, baskılar uyguladı. İran’a yaptırımları içeren bir dizi karar alındı ve yürürlüğe kondu. İran uyguladığı nükleer enerji programından dolayı uzun zamandır, uluslararası ekonomik ambargolara boyun eğmekte ve bu baskılarla birlikte yaşamak zorunda kalmaktadır.

Bağdat toplantısında, İran’ın nükleer enerji programını, uluslar arası güç dengeleri bakımından ele alıp meşrulaştırmaya çalışanlar, dört faktör üzerinde durdular. İran’ın nükleer enerji programını meşrulaştırmak amacıyla öne sürülen bu gerekçeler, İran’ın sadece kendi ülkesini savunmak için değil, bölgeyi savunmak için de bu programı ısrarla devam ettirmek istediğini ortaya koymaktadır.

İran’ın nükleer enerji programını meşrulaştıran gerekçeler olarak ileri sürülen iddialardan birincisi, bölgede İsrail’e ve ABD’nin nükleer silahlarına karşı Ortadoğu ve İslam ülkelerini savunmaktır.  Bu argümana göre, Arapların kendilerini İsrail’e ve ABD’ye karşı savunacak bir güçleri yoktur. Araplar bölünmüşler, parçalanmışlar ve kendilerini koruyacak bir askeri güce de sahip değildirler. Bölge Müslümanlarını Siyonizme karşı korumak için İran’ın nükleer programını tamamlaması bir haktır, denilmektedir. İran’ın nükleer programının gerekliliğini savunan İranlı uzmanlardan birisi, “Araplar da milli duygu yoktur, bölünmüşler ve kendilerini Siyonist saldırılara karşı savunamıyorlar, İran’ın nükleer enerji programı Arapların bu açığını kapatacak ve onların güvenliğini sağlayacak” dedi.

Bu faktöre göre, İran, nükleer programını sadece kendi ülkesinin güvenliği için yürütmüyor. Bölgedeki bütün ülkeleri İsrail’e karşı korumak için gerçekleştirmeye çalışıyor. İran’ın nükleer enerji programının gerekliliğini savunanlar, bu programı Müslüman ülkeleri koruyacak bir paratoner olarak, gündeme getirdiler. Nükleer program bu bakış açısıyla Müslümanlar için ideolojik bir değere dönüştürülmeye çalışıldı. İslam ülkeleri arasında bir ülkenin nükleer silahlara sahip olması; bütün Müslümanlara karşı gerçekleşmesi muhtemel olan bir saldırıya karşı caydırıcı etki yapacak, denilmektedir.

Nükleer enerji programının sadece İran’a yönelen tehditlere karşı değil; bütün bölge ülkelerine yönelen tehditlere karşı savunulması, meseleyi ideolojik bir kalıba dökmektedir. Programı savunanlar, bu gerekçe ile İran’ı İslam dünyasının merkez ülkesi konumuna çıkarmaya çalıştılar. Programa yönelen uluslar arası baskıları bu şekilde İslam karşıtı çalışmalar olarak tanımladılar.

İran, nükleer programının gerekliliğini ABD ve AB üyesi ülkelerin konuyla ilgili delegelerine açıklarken, “Amerika’ya karşı kendini savunma hakkı” varsayımını ileri sürmektedir. Amerika’nın içişlerine karıştığını, ekonomik varlıklarını dondurduğunu ve her zaman kendisini tehdit ettiğini ileri süren İran, kendini savunmak için silahlanma hakkı olduğunu söylemektedir. Ancak Bağdat toplantısında İran’ın nükleer programının meşruiyetini savunanlar, bunu sadece İran’ın güvenliği için değil aynı zamanda bütün İslam dünyasının güvenliği için gerekli olduğunu ileri sürdüler. Yukarıda belirtildiği gibi, bütün Ortadoğu’yu ve İslam dünyasını savunmak için nükleer programın devamından yana olmak, meseleyi ideolojik bir kalıpla biçimlendirme anlamına da gelmektedir.

İkinci olarak, İran bu programı kendi ülkesine yönelen saldırılara karşı caydırıcı rol oynasın diye yürütmektedir. İran; Pakistan, Körfez ülkeleri, İsrail ve ABD tarafından tehdit edildiğini ve bu güçlerin kendisine her zaman saldırabileceklerini varsayarak silahlanması gerektiğini belirtmektedir. Nükleer programını bu ülkelerin muhtemel tacizlerine ve tehditlerine karşı yürütmek zorunda olduğunu anlatmaktadır. Program lehine konuşan uzmanlar, İran’a yönelen bu tehditlerin durdurulması için İran’ın nükleer santraller yapması gerektiğini belirttiler. Bir taraftan Ortadoğu’ya ve İslam dünyasına yönelen tehditlere karşı nükleer enerji programı istenirken, diğer taraftan Pakistan’ın nükleer programını kendisi için bir tehdit olarak algılayan İran ciddi bir çelişki içerisine de girmiş bulunmaktadır.

Üçüncü olarak, İran nükleer programını, kendisi için bir milli gurur göstergesi olarak algılamaktadır. Bu argümanı iç politikada etkili olarak kullanmaktadır. Batı medeniyeti karşısında yaşanan yenilgileri, iç siyasetinde yaşanan tartışmaları ve rejime karşı gösterilen tepkileri nükleer enerji programının yürütülmesi ve başarılması ile bastırmaya çalışmaktadır. Programın başarıya ulaşması halinde, dünyadaki önemli silahlı güçlerden birisi olacağı düşüncesi, İran’ı programı yürütme konusunda teşvik etmektedir. Uluslararası baskılara boyun eğme, İran’ın milli gururunu ve kendi halkı üzerindeki otoritesini sarsacaktır. Bundan dolayı İran, nükleer enerji programını yürütmek zorunda olduğunu düşünmektedir. Program lehinde konuşan uzmanlar, İran’ın mili gururuna vurgu yaptılar.  Nükleer santral yapma hakkı egemenliğin ve bağımsızlığın temel şartlarından birisi olarak sunuldu.

Dördüncüsü, İran’ın nükleer enerji programının gerekliliğini savunan uzmanlar, doğal enerji kaynaklarının sınırlı olduklarını, İran’ın doğal gaz ve petrol kaynaklarının azalmakta olduğunu ve alternatif enerjilere her ülkenin olduğu kadar, İran’ın da ihtiyaç duyduğunu söylediler. Nükleer enerji programının ekonomik bir ihtiyaçtan kaynaklandığı, İslam devrimi öncesi ABD raporlarında da belirtilmiştir. Bu raporlarla programın meşruluğunu savunanlar petrol sonrası dönem için İran’ı enerji bakımından zenginleşmesi gerektiğini belirttiler.

Sonuç olarak İran’ın nükleer enerji programının gerekliliğini savunan uzmanların söylediklerine bakılırsa, bu program sadece enerji üretimi ve ekonomik amaçlar için yürürlüğe konmuş değildir. Eğer bir programı düşman olduğu varsayılan kuvvetlere göre devreye koyuyorsanız, bu sizin silah üretmek istediğiniz anlamına gelir. İranlı uzmanların söylediklerinden anlaşılan şey, İran Arap ve İslam ülkelerini tehdit eden kuvvetlere karşı nükleer silah üretmelidir. Bu İran için milli bir gururdur, programın aksatılması İran’ın egemenliğinin ihlali demektir. Nükleer program, İslami bir varoluşu koruyan bir kalkan olarak gündeme getirildi.

]]>
https://haciduran.com/iranin-nukleer-enerji-programi/feed/ 1
Dazlak Şiddet Eylemleri ve Türk Hoşgörüsü https://haciduran.com/dazlak-siddet-eylemleri-ve-turk-hosgorusu/ Sun, 11 Dec 2011 12:04:10 +0000 http://www.haciduran.com/?p=124 Read More »]]>

Almanya’da Türkleri yakarak taciz etme eylemleri Solingen yangını ile ortaya çıkmıştı. Solingen katliamından sonra, azalan yada göze batmayan ırkçı şiddet hareketleri son zamanlarda  yeniden arttı. Ludwigshafen kentinde 9 Türkün ölümüyle sonuçlanan yangından sonra Türklerin evlerini kundaklama eylemleri hala durmuş değildir. Son günlerde Türkleri yakarak cezalandırma girişimleri devam etmektedir. Konunun vahameti insan onurunu, haysiyetini doğrudan tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Her gün kundaklama hadiselerine bir yenisi eklenmektedir.

Almanya’da ırkçı eylemler olarak tanımlanan ve Türklere yönelik olarak gerçekleşen şiddet hareketleri, Türklerde Almanlara karşı ırkçı duyguları ortaya çıkartmakta mıdır?. Dazlakların Türkleri yakarak kitlesel ırkçı şiddeti alevlendirmeye çalışması Almanya Türkleri arasında nasıl karşılanmaktadır. Bu eylemlerden sonrada beklenen sosyal tepkilerin tersine Türkler, Almanlara karşı ırkçı bir tutum içine girmediler. Türklerin lmanlara karşı ırkçılık yapmadıkları ve Almanlara karşı ayırımcı davranmadıkları, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Bu makalede öncelikle Almanya Türklerinin Almanlara karşı ayırımcı, önyargılı ve ırkçı tutumlara sahip olmadığını ortaya koymaya çalışacağım. İkinci olarak kendilerine karşı ırkçı duygular taşımayan bir halka, Alman ırkçıları neden hala saldırıyorlar. Bu ırkçı tutum öğrenilmiş yönlendirilmiş bir hareket olabilir mi? Konusu üzerinde durmaya çalışacağım.

Geçen haftalarda  Stern dergisi için 1002 Alman ve 502 Türk’e uygulanan anketin sonuçları gazetelerde yayınlandı. İlginçtir Almanların %52 ‘si Almanlarla Türkler arasında sorun vardır derken, sadece Türklerin %22’si sorun vardır, demektedir. Almanların %96’sı Türklerin ise %87’si Türkler Almanca öğrenmelidir, kanaatindedirler.  Bu sonuçlar Türklerde Almanlara karşı bir önyargı olmadığını, buna rağmen Almanlarda Türklere karşı bir önyargı olduğunu göstermektedir. Türklerde Almanca öğrenme isteğinin yüksek olması, onların entegre olmak istediklerinin açık bir göstergesidir.  Almanya Türklerinin ikinci ve üçüncü kuşağı hakkında 1998 yılında  yaptığımız bir araştırmada* Türklerin Almanlara karşı önyargılı olmadıklarını biz de bulmuştuk.

Araştırmamızda ikinci ve üçüncü kuşak Türklere, Almanları ve Türkleri aynı değişkenlere bağlı kalarak, nasıl gördüklerini sormuştuk. Araştırmanın konuyla ilgili olan kısmı kısaca şunu açıklığa kavuşturmaya çalıştı: Türk gençlerine Türkleri mi Almanları mı daha dürüst, adil, çalışkan, zeki, eşitlikçi vb. gördüklerini sorduk. Verilen cevapların değerini sayısal puanlara dönüştürerek karşılaştırdık. Sonuçlar şu şekilde gerçekleşti:

DEĞİŞKEN         ALMAN                TÜRK

Bağımsız              74.21                      45.27

Kurallı                  70.74                     41.25

Sosyal uyum     66.44                       48.44

Başarılı                63.90                      55.12

Bilgili                    61.26                      54.48

Sağlıklı                 59.51                      50.87

Mantıklı              50.50                      57.32

Düzenli                 54.07                     54.44

Akıllı                     48.40                      62.77

Mutluluk             49.71                      61.18

Kibar                    43.59                      55.23

Yaratıcı               43.31                      43.89

Eşitlikçi                48.52                      53.18

Dürüst                  39.79                      68.85

Sosyal adalet     55.74                      53.30

Bu tabloyu okuyacak olursak,  Türkler bağımsız davranma konusunda Almanlara yüz üzerinden 74.21 puan vermişler, Türklere ise 45.27 puan vermişler. Kurallara uygun davranma konusunda Almanlara 70.74, Türklere ise 48.25 puan vermişlerdir. Sosyal uyum konusunda Almanlara 66.44 puan, kendilerine ise 48.44 puan vermişlerdir.

Diğer değişkenler de tabloda görülmektedir. Tabloya göre bir genelleme yaparsak şunu göreceğiz:Almanya’da yaşayan bir Türk’e göre, Almanlar Türklerden şu bakımlardan daha iyidir: Almanlar Türklerden daha bağımsızdır, kurallara bağlıdır, uyumludur, başarılıdır, bilgilidir, çalışkandır, sağlıkıdır.. Buna karşılık Almanya’da yaşayan Türklere göre Türkler Almanlardan daha mantıklıdır, mutludur, akıllıdır, ürüsttür.  Bunun dışındaki özellikler bakımından ise iki grup biri birine benzer denmektedir. Sonuçların doğruluğu yanlışlığı veya bir gerçeği ifade edip etmediği ayrı bir tartışma konusudur. Ancak bu sonuçlar, Almanya Türklerinin Almanlar hakkında önyargılı olmadığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Çünkü etnik ayrımcılık ve ırkçılık hakkında yapılan bütün araştırmalarda ırkçıların, ayırımcıların ve önyargılı tarafların karşı tarafı dehümanize ettiği saptanmıştır. Ancak görüldüğü gibi, Türkler kendilerini yakan ve kendilerine karşı önyargılı oldukları bilinen bazı ırkçı Almanlara rağmen, Almanlara karşı önyargılı değiller. Bir çok konuda onları kendilerinden daha üstün görmektedirler. Önyargılı bir şekilde onları tanımlamıyorlar. Onlar hakkında değerlendirme yaparken fanatik bir bilinçle hareket etmiyorlar.

Irkçılık ve ayrımcılık uygulayanlar, şiddete maruz bıraktıkları halka karşı önyargılar beslerler. Bu önyargılarda karşı taraf; akılsız, mantıksız, kirli, tembel, işe yaramaz, değersiz, sağlıksız, kurnaz, başarısız, düzensiz, kaba, cahil ve çıkarcı gibi sıfatlarla algılanır. Irkçılar ayırımcı davrandıkları halkı  kendileri gibi bir insan olarak görmezler. Bu, ecnebiyi/ötekileştirileni  insan olarak değersiz, ilgi nezaket ve saygı görmeye değmez birer varlık olarak görme biçimidir. Bu tür görme biçimlerine Dehümanizasyon(karşı tarafı insan olarak görmemek, onu vahşi bir varlık olarak değerlendirme) dendiği bilinmektedir.

Karşı tarafı insan dışı bir varlık olarak görme ve değerlendirme.biçimleri İngiltere de Asyalı göçmenlere, Amerika da zencilere, Almanya’da daha önce Yahudilere uygulanan ayırımcılıklarda rastlanan bir durumdur. Bazı ırkçı Almanların, Türkleri yakması ırkçı Almanlarda Türklere yönelik bir dehümanizasyonun  mevcut olduğuna işaret etmektedir. Ancak buna rağmen Almanya Türklerinde, Almanlara karşı ırkçılığa ve ayrımcılığa dair bir bilinç yoktur. Türklerde, kendilerini yakanlara karşı ırkçı bir bilincin olması beklenirken, bu bilincin olmadığı yukarıda belirtildiği gibi iki ayrı araştırmada ortaya konmuştur.

Bilindiği gibi bütün araştırmalarda ırkçı saldırılara maruz kalan halkın da saldırganlara karşı ırkçılık yaptığına dair sonuçlar vardır. Ayırımcılara karşı ayırımcı davranmak tabii bir refleks olarak görülür. Dünyada  ırkçı şiddetin ve katliamın uygulandığı, yaşandığı bütün bölgelerde ırkçılığa maruz bırakılan halkın tepki gösterdiği ve ırk ayırımı uygulayan grupların ırkına karşı, ayırımcı davrandıkları gözlenmiştir. Bu, ırkçılık hareketlerinin yaşandığı bölgelerde karşılaşılan bir durumdur.

Mesela Amerika’da beyazlar zencilere ve kızıl derililere karşı ırkçı uygulamalar gerçekleştirdi. Buna karşılık Zenciler ve Kızılderililer de beyazlara karşı ırkçı davranışlar ve refleksler geliştirdiler. Almanlar 1930-1940 yıllarında Yahudilere karşı ırkçı politikaları uygulamaya koydular. Yahudiler de Almanlara karşı ırkçı tutumlar geliştirdiler. Almanlara karşı Yahudiler bu tutumlarını hala sürdürmektedir.

Karşılıklı tepkiler ve ırkçı çatışmalar, ırk ayırımcılığına dayalı şiddetin taraflarca meşru görülmesi sonucunu doğurur. Gözünü intikam ve hırs bürümüş olan kitleler, ırkçı kinle karşı tarafa uyguladıkları şiddeti meşrulaştırma eğilimine girerler. Karşı tarafa saldırmayı kendileri açısından haklı bulurlar. Bu duygular zamanla, çatışmayı, şiddeti ve karşı tarafı hakir görmeyi bir kural haline getirir.

Türkler Almanlara karşı önyargılı bir tutum içinde olmadıklarına göre, Türklere yönelik Alman ırkçılığı bundan sonra ne ile beslenecektir. Çünkü ırkçılığı karşı tarafın refleksi besler. Görüldüğü gibi, Türklerde böyle bir refleks yoktur. Irkçı duygunun kaynağı konusunda çok farklı teoriler vardır. Bu teorilerden birisi, engellenme teorisidir. Engellenme teorisine göre ekonomik, siyasi, kültürel çıkarlarının, tehlikeyle karşı karşıya kaldığına inandırılan insanlar(gerçekten böyle bir tehlike olsun yada olmasın fark etmez)  önlerine konan günah keçisine saldırırlar. Mesela Amerika’da uzun yıllar boyunca pamuk üretimi randımanlı olmayan bölgelerde beyazlar, suçlu olarak siyahları görmüşler ve onlara ırkçı şiddet uygulamışlar. Ancak zenciler de her zaman refleks göstermişlerdir. Konuyla ilgili çalışmalarda ırkçı ve şiddet duygularının doğal olmadığı ve öğrenildiği bilinmektedir.

Almanların Türklere karşı ırkçı duygular içinde olmalarını gerektirecek doğal sebepler o kadar fazla değildir. Tam aksine yaklaşık bir yüzyıldır Almanlarla Türkler biri birleriyle savaşmamışlar, birlikte ittifak yaparak başka milletlerle savaşmışlardır. F.A.Zeitung gazetesinin 24. Eylül . 2007 tarihli sayısında W.Günter Lerch yazdığı bir makalede buna değinmektedir. Türklere karşı Almanlarda tarihten kaynaklanan bir önyargı yoktur. Birlik vardır, ittifak vardır, dayanışma vardır. Demektedir. Aynı duygular Türklerde de mevcuttur. Bir diğer önemli nokta ise 1960’lı yıllardan bu yana Türkler Almanya da çalışıyorlar, yaşıyorlar.

Daha önce böyle bir ayırımcılılıkla muhatap olmadılar. O zaman şunu rahatlıkla iddia edebiliriz: Türkleri yakmaya çalışan Alman dazlaklar ve ırkçılar, belli mahfillerce bu amaçla eğitiliyorlar. Türk karşıtı duygularla birileri tarafından besleniyorlar. Belki de Almanya’nın ekonomik ve sosyal bir çok sorununu saklamak için Türkler bu gruplarca günah keçisi olarak sürekli afişe edilmektedir. Ancak Türklerin Almanlara karşı takındığı bu hoşgörü kültürü, öyle tahmin ediyorum ki, ırkçılığı körükleyen çevrelerin gerçek amaçlarını boşa çıkaracaktır. İki halkın tarihten gelen birlikteliği, karşılıklı hoşgörüsü, kışkırtıcı dazlak eylemlerine rağmen  devam edecektir. Barış içinde Almanya’da birlikte yaşayacaklardır.

*Prof.Dr.H.M. Taşdelen, Doç.Dr.E. Sözen, Doç. Dr.H. Duran,
Yard. Doç. Dr. A.Eskicumalı, Avrupa’da yeni Kuşak Türk Gençliği( Kimlik ve Uyum
Sorunları) Sakarya Üniv. Yay. 2000

]]>
İsrail’in Arapları, Ermenistan’ın Türkleri https://haciduran.com/israilin-araplari-ermenistanin-turkleri/ Wed, 16 Nov 2011 00:16:02 +0000 http://www.haciduran.com/?p=110 Read More »]]> Hepimiz ermeniTürkiye ile Ermenistan’ın Zürih Protokolü çerçevesinde yeni bir süreci başlatması, barış adına iyi bir gelişmedir. Sözleşme, Türkiye’nin bölgesinde liderlik yapma politikalarına katkı yapan, en önemli adımlardan birisi olarak değerlendirildi. Sözkonusu protokol, bölgesel düzeyde ve uluslar arası konjonktörde en çok konuşulan konu oldu. Türkiye’nin bölge liderliği için attığı en önemli adımlardan birisi olarak değerlendirildi. Bu iyi niyetli değerlendirmeler, mevcut “çatışma bağlamlarını” ortadan kaldırmayı amaçlayan bu sözleşmeye, hak edilen değerin verildiğini de göstermektedir.

Malum sözleşme ile birlikte konjonktörel yapı, yani mevcut “çatışma bağlamları” beklendiği gibi değişecektir. Yeni ittifaklar ve çatışma süreçlerini de başlatacaktır. Bu değişme beraberinde yeni çatışma alanlarını inşa edecek gibi görünmektedir. Konu ile ilgili olarak, bir önceki makalede, Ermeni gruplar arasında ortaya çıkması muhtemel olan yeni çatışma alanlarına değinmiştim. Malum sözleşmenin Ermeni gruplar açısından bir bilinç bunalımını beraberinde canlandıracağını belirtmiştim. Bu makalede ise konuyu, Türk tarafı ve Türki cumhuriyetler açısından, etkisi “bayrak krizi” ile şimdiden ortaya çıkan, muhtemel çatışma alanları bağlamında değerlendireceğim.

Hatırlanacağı gibi, benzer bir süreç daha önce Arap ülkeleri ile İsrail arasında işgal edilen Arap ülkesi ve Arap toprakları yani, Filistin, Sina yarımadası, Batı şeria ve Golan tepeleri konusunda yaşandı. Arap İsrail çatışması sürecindeki barış girişimlerini ve protokollerini hatırlayanlar, taraflar arasındaki barış girişimlerinin, konuyu dahada karmaşıklaştırdığını, barış antlaşmalarının aynı zamanda yeni çatışmaları canlandırdığını gözlemlemişlerdir. Ermenistanla Türklerin ilişkisi, bazı yönlerden İsrail ile Arapların ilişkisine benzemektedir. Arapların İsrail karşısındaki acziyeti , yarım yüzyıldır devam etmektedir. Türkiye ve Azerbaycan’ın Ermenistan karşısındaki konumunun benzer bir süreci ortaya çıkarma ihtimali vardır. Bu bakımdan Arap ülkelerinin İsrail karşısında kendi aralarında bölünmeleri ve çatışmaları üzerinde durulması ve bu sürecin tekrar hatırlanması gerekir.

Arap ülkelerinin liderleri, 1948 yılından bu yana birbirlerini İsrail ve ABD yandaşı olarak suçlamaktadır. Benzer çatışmalar ülkeleri işgal edilen Filisinliler arasında da sürekli yaşanmaktadır. Araplar arasında çatışan taraflar, İsrail’i gerekçe göstererek, birbirlerini suçlamaktadır. Her Arap ülkesi kendini, kendi halkına Filistin davasının hamisi olarak takdim etmektedir. Diğer Arap ülkelerini ise Arap ve İslam davasına ihanet etmekle suçlamaktadır. Arap liderlikleri arasındaki ilişkilerin doğasına bakıldığında, İsrail karşıtlığını ve işgal edilen Arap ülkesi Filistin’in kurtarılmasını gönülden istedikleri anlaşılmaktadır. İsrail karşısında her ülke aynı değerlere bağlı olduğunu iddia etmektedir. Ancak bu değerler uğruna samimi bir şekilde ittifak etmedikleri, anlaşmadıkları da bilinmektedir. Dolayısıyla bir çok Arap ülkesi liderliği için Filistin davası sadece araçsal bir değerdir. Onların iktidarını halk nezdinde meşrulaştırmaktadır.

İsrail’in kuruluş süreci ile Ermenistan’ın kuruluş süreci her ne kadar tam olarak biri biriyle örtüşmesede, her iki ülkeninde uluslararası alanda faaliyet gösteren güçlü lobileri ve diasporada varlığını sürdüren halkları vardır. Küresel güçler, her türlü işgale ve insan hakları ihlallerine rağmen nasıl İsrail’e destek verdilerse, şimdide Ermenistan’a benzer şekilde destek vermektedir. İsrail bütün yönleriyle Arap ülkeleri tarafından kuşatılmış bir coğrafyada kurulmuştur. Ermenistan ise Türkler tarafından kuşatılmış bir coğrafyada bulunmaktadır.

İsrail 1900’lü yıllarda Basra körfezi ve Musul bağlantılı olarak inşa edilen enerji hatlarını etkileyebilecek bir kavşakta yer almaktadır. Ermenistan ise 2000’li yıllardan bu yana inşa edilen yeni enerji güzergahlarını etkileyebilecek bir konumda bulunmaktadır. İsrail bu kuşatılmışlık durumuna rağmen, Arap topraklarını işgal etmeye devam etti. Bir çok Arabı bulunduğu topraklarda toplama kamplarında yaşamaya mahkum etti. Arapları  zamana yayılan ve teknik olarak yönetilebilen uygulamalarla öldürmeye ve soykırımdan geçirmeye devam etti. Ermenistan da kuruluşundan hemen sonra Azeri Türklerinin topraklarını işgal etti. Topraklarını ve evlerini terk etmek istemeyen Azerileri öldürdü, kıyımdan geçirdi. Bir çok Müslümanı toplama kamplarında yaşamaya mahkum etti. Yaklaşık yirmi yıldır bu işgal devam etmektedir. Türkiye ile yapılan Gümrü anlaşmasını tanımadığını ifade etmektedir. Türkiye’yi soykırım yapmakla suçlamaktadır. Filistinli Arapların konumu ile, Karabağlı Türklerin konumu birbirine çok benzemektedir.

Bazı Arap ülkeleri ile İsrail arasında, yaşanan bu çatışmalara rağmen, barış antlaşmaları, hatırlanacağı gibi imzalandı. Bu anlaşmalardan en önemlisi, bilindiği gibi Mısır-İsrail barış anlaşması oldu. Ancak bu anlaşma dışında da bir çok Arap ülkesi İsrail ile gizli ittifaklar yaptı. Arap ülkeleri İsrailin gücünü zaman zaman aralarındaki rekabetten dolayı birbirlerine karşı da kullandı. Ancak bu barışların ve gayrı resmi diyalogların işgal altındaki Arap ülkesine, yani Filistin sorununa bir çözüm üretmediği, geçen zamana bakıldığında açıkça görülmektedir. Üstelik Filistin ve İsrail meselesi Arap ülkelerinin birbiriyle savaşmasına, Arap yönetimleri ile Arap halkı arasında çatışmaların çıkmasına, Arap yöneticilerin rakip Arap ülkelerinde çeşitli halk devrimleri yapma girişiminde bulunmalarına neden oldu. İşgal edilen topraklardaki filistinli araplar bu iç çatışmalarda  maşa olarak da kullanıldı. Lübnan ve Ürdündeki Filistinliler bu olaylardan dolayı bir çok kere kırımdan geçirildi. Bu filistinli kıyımını yapanlar bilindiği gibi, yahudi değildi, Araptı.

Türkiye ile Azerbaycan arasında Zürih protokolü sürecinin başladığı Nisan 2009 tarihinden bu yana, bir gerilim açıkça yaşanmaya başladı. Azeri yöneticiler Türkiye’yi defalarca kendilerine ihanet etmekle suçladı. Türkiye’ye karşı Rusya ile ittifak kurma süreçlerini başlattı Türkiye’nin öncülük ettiği yeni enerji nakil hatları konusunda çekimser davranmaya başladı. Azerbaycan liderliği sanki Türkiye’nin bir hata yapmasını bekliyormuş gibi, ilişkileri tamamen kopartıcı söylemleri Zürih protokolü sürecinde hemen dile getirdi.

Türkiye Başbakanı sayın Erdoğan, sözkonusu suçlamaların yersiz olduğunu krizin başladığı  günlerden hemen sonra, Azerbaycan meclisinde yaptığı konuşma ile dile getirdi. Onlara, Karabağ sorunu çözülmedikçe, Ermenistanla uzlaşmanın olmayacağını açıkça söyledi. Ancak malum Zürih sözleşmesi ile ortaya çıkan duruma bakıldığında, Azeri tarafı verilen sözlerin yerine getirilmediğini gördü. Çünkü karabağ konusu protokolde yer almadı. Üstelik konunun sözlü olarak ifade edilmesine bile Ermenistan tarafı rızalık göstermemişti. Bu durum bazı Azeri liderlerinin Türkiye’ye karşı besledikleri önyargıların dışavurumu için önemli bir gerekçe oldu. Onların Azerileri Türkiye’ye karşı daha açık bir şekilde kışkırtmalarına zemin hazırladı. Anadolu Türkçesinin dinlenmesini yasaklayıcı tedbirler konuşulmaya başlandı. Türklerin açtıkları camilerin kapatılmasına başlandı.

Sonuçta Türkiye ile Azerbaycan arasındaki stratejik ortaklık, dostluk, ve işbirliği süreçleri ciddi manada yara aldı. Güvensiz bir ortam doğdu. Bu durumun bir benzeri daha önce Mısır, Ürdün ve Suriye arasında yaşandı. Mısır işgal altındaki Arap ülkesi Filistin’in durumunu gözardı ederek İsrail ile anlaşma imzaladı. Ancak Mısır halkı ile Mısır yönetiminin birbirine güveni bu anlaşmadan dolayı ortadan kalktı. Bu güvensizlik durumu, anlaşmayı imzalayan Mısır devlet başkanı Enver Sedat’ın bir suikasta kurban edilmesine kadar uzandı. Bu barış aynı zamanda Mısır’ın daha önce ortak bir devlet olmak için kendileri ile anlaştığı Libya ve Suriye ile ilişkilerinin tamamen kopmasına da yol açtı.

Hatırlanacağı gibi Türkiye ile Azerbaycan arasında, Haydar Aliyev’in devrilmesi sürecindeki darbe girişimlerinden dolayı 1995’te de bir kriz çıkmıştı. Bu kriz Suriye’nin Lübnan’a müdahale etmesi veya Baas Liderliğindeki Irak’ın Filistinliler ve Baasçı Arapları kullanarak Ürdün ve Körfez ülkelerini karıştırmasına benzemektedir. Aynı durum Kaddafi’nin çeşitli Arap ülkelerindeki isyancı grupları beslemesine ve desteklemesine de benzetilebilir.

Araplar aralarındaki çekişmeleri duygusal ifadelerle dile getirmişlerdi. İsrail fitnesinin kendilerini birbirine düşürdüğünü söylemişlerdi. Şimdi ise Türkler ve Azeriler birbirlerini bu bayrak krizinden dolayı fitneye alet olmakla suçlamaktadırlar. Azeri yöneticilerle Türk yöneticiler, Arap yöneticilerin birbirlerine verdiği sözlere benzer sözler vermektedirler. Kamuoylarını ve halklarını ikna etmenin yollarını arıyorlar. Aynı arayışları Arap liderleride  daha önce yapmıştı ve halen yapmaya devam etmektedirler. Ancak kuşkular bunlara rağmen artmaktadır. Güvensizlik her iki tarafı da sürekli başka arayışlara girmeye zorlamaktadır.

Azeri yöneticiler topraklarını işgal eden Ermenileri destekleyen Rusya’ya karşı hiçbir zaman ciddi bir tepkide bulunmadılar. Onları ihanetle suçlamadılar. Rusya’nın bayrağını indirmediler. Ancak Türkiye’nin bayrağını indirdiler. Üstelik o bayrak, Azerbaycan Cumhuriyetinin kuruluşu için o topraklara gidip Ermeniler ve Ruslarla savaşırken şehit olan askerlerin anısına orda durmaktaydı. O bayrak Türkiye’yi temsil etmekten daha çok, Azerbaycan’ın kuruluşunu ve kurtuluşunu temsil etmekteydi. Ülke yöneticilerinin birbirlerini ihanetle suçlaması ve küresel baskılar böylece kardeşliği yıkmaya devam ediyor.

Arap ülkeleri ve ülkeleri işgal altında olan filistinli araplar arasındaki gerilim nasılki gün geçtikçe arttı, anlaşılan Azeri ve Türk yöneticiler arasındaki gerilim ve güvensizlik de gün geçtikçe artacaktır. Araplar arasında, İsrailin ve küresel güçlerin emellerine hizmet eden politik gruplar dindaşlar, vatandaşlar ve soydaşlar arasında gerilimi ve çatışmayı körüklerken, onların İsrail ile ittifaklar kurmalarına ve işgale razı olmalarına da alkış tuttular. Yazının başlığında yer alan “İsrail’in arapları” bunlardır. Benzer bir gerilimi Türkiye ve Azerbeycan arasında yaratmak isteyen gruplar da maalesef kısmen de olsa emellerine ulaştılar. Bu politik grupların bir kısmı Rusya, bir kısmı ABD ve büyük çoğunluğu ise Ermenistan çıkarları adına bu iki soydaş ve dindaş milleti karşı karşıya getirmeye çalışmaktadır. Yazının başlığında yer alan “Ermenistan’ın Türkleri” ise bu gruplardır.

]]>
Zürih Protokolü ve Soykırım İkonası İnancı https://haciduran.com/zurih-protokolu-ve-soykirim-ikonasi-inanci/ Wed, 16 Nov 2011 00:13:50 +0000 http://www.haciduran.com/?p=107 Read More »]]> Zürih ProtokolüTürkiye ile Ermenistan arasında Zürih’te imzalanan protokol her iki taraf açısından yeni sorunları gündeme getirecek netameli bir konu olmaya devam edecek gibi görünmektedir. Türk tarafı için politik düzeyde de olsa, mevcut AK parti hükümetini bundan sonra daha ihtiyatlı davranmaya zorlayacak gelişmeler, kendini göstermeye başladı. Azerbaycan’da Türk bayrağının şehitliklerden indirilmesi, Azeri yönetiminin doğal gaz fiyatları konusunda Türkiye’ye tanıdığı fırsatları geri çekmeye çalışması, Bursa’da Türk halkının, Türk bayrağıyla değil de  Azerbaycan bayraklarıyla, bir diplomasi maçına dönüşen, Türkiye-Ermenistan futbol müsabakasına katılmak istemesi, bu ihtiyati durumu, daha da netameli bir duruma dönüştürecektir.

Bu makalede Türk tarafının karşı karşıya kalacağı ikilemler, pişmanlıklar ve kararsızlıklar üstünde durmayacağım. Konuyu Türk karşıtlığını, düşmanlığını bir inanma biçimi haline getiren fanatik Ermeni gruplar açısından ele alacağım. Çünkü konu Türkler ve Türkiye açısından her zaman sadece politik bir sorun olarak görüldü. Oysa fanatik Ermeni gruplar açısında, Türk ve Ermeni ilişkileri, bir inanma biçimidir, bir heyecan kaynağıdır, bir gösteri alanıdır.

Ermeni Diasporasının fanatik grupları, son yarım yüzyıldır, Ermeni kimliğine yeni boyutlar eklemeye çalıştı. Ermeniler geleneksel Ermeni inancı, gelenekleri, dili ve değerleriyle kendilerini tanımlamayı ve ifade etmeyi ikinci planda tuttular. Ermeni kimliğini ve varoluşunu Ataları soykırıma uğramış bir millet olma propagandası ile ifade ettiler. Öldürüldükleri, katliama uğradıkları varsayılan ata ruhları ile dünya kamuoyuna kendilerini anlattılar. Yeni nesillere atası katliama uğramış bir halkın bakiyesi olma inancını, en önemli birleştirici, kaynaştırıcı değer olarak anlattılar. Fanatik Ermeni gruplara göre, atalarının soykırıma uğradıklarına inanmak ve bu inanca göre bir duruş sergilemek, Hz. İsa’nın çarmıha gerilerek işkence ile öldürülmesi gibi bir inançtır.

Hz. İsa’nın-hristiyanlarca iddia edildiği şekliyle- Yahudiler tarafından çarmıha gerilerek işkence ile  öldürülmesi, nasıl ikonlaştırılıp bütün Hristiyanların en önemli inancı olduysa, Ermeni ataların sözkonusu edilen ve gerçekleştiğine inanılan 1915 olaylarında toplu olarak planlı bir şekilde öldürüldüklerine inanmak, Ermeniler için, önemli bir dini ve milli ritüel haline getirilmiştir. Ermeni kimliğine eklenen bu yeni ve modern  ve “gösterimlik ata kültü”, Ermeniler açısından diasporada varolabilmenin, kendini ifade edebilmenin ve emperyal destekleri alabilmenin en önemli aracı olmuştur*.

Ermenilerin “muhayyel soykırım ikonası inancına” olan bağlılığı 40- 50 yıllık uzun ve etkili propagandalarla güçlükle, önce Ermeni halkına, ardından emperyal güçlerin meclislerine benimsetilebildi.  Bir inanç ve varolma biçimine dönüştü. Bu “muhayyel soykırım ikonası inancı” esas alınarak, Türk vatandaşları  ve Türkiye, bütün dünyada yıllardır, medyatik gösterim alanlarında sürekli mahküm edilmektedir, rencide edilmektedir. Türkler bu inançtan dolayı atasından utanan bir halk konumuna indirgenmeye çalışıldı. Bir çok ülkede, atasının Ermeni katili olmadığına inandığını söyleyen Türk vatandaşları, yargılandı, mahkum edildi.

Diasporanın inşa ettiği bu “muhayyel soykırım ikonası inancı” bütün Uluslar arası ortamlarda Türk yetkililerinin ve diplomatlarının önüne kondu. Onlar, atalarının işledikleri varsayılan mevhum cinayetlerden dolayı utandırılmaya zorlandı. Katillerin torunları olarak görüldü ve ayıplandı.  Türk kamuoyunda konu o kadar ilginç enstrümanlarla dile getirildi ki Türk vatandaşları bile atasından utanılacak duruma getirilmeye çalışıldı. Türk diplomatları, bu mevhum cinayetlerden dolayı, katillerin bakiyyesi görülerek diplomatik masalarda mahkum edildiler. Bazıları da bu inançtan dolayı terör saldırılarına kurban edildi. Acımasızca sergi salonlarında her kesin gözü önünde sahnelerde öldürüldü, şehit edildi.

Zurih protokolüne göre, 1915 olaylarını araştıracak ve bu olayları inceleyecek bir tarih komisyonu kurulacak. Ermenistanın resmi hükümeti bunu pransip olarak kabul etti. Öte taraftan sözünü ettiğim fanatik Ermeni gruplar, 10 ekim 2009 tarihini de mevhum 1915 olaylarında olduğu gibi, yas günü olarak kutlayacaklarını ilan ettiler.  10 ekim gününün yas günü olarak ilan edilmesinin anlamı nedir? Ne gibi olaylara neden olacaktır?

Konu tahmin edilenden çok daha ilginç tartışmaları beraberinde getirecek gibi görünmektedir. Çünkü Türkiye’de her kes konuyu Ermeni tarafı açısından da politik olarak ele aldı. Oysa “soykırım ikonası inancı” sözkonusu fanatik Ermeniler için politik bir konu değildir. Bir dogmadır, bir inançtır. Ermeni hükümeti bu protokol ile bir dini politik dogmanın gerçekliğini sorgulamaya razı olmuştur.

Bundan sonra, Ermeni tarafı için bir inancın bilimsel olarak doğrulanmasının sınanması gibi bir durum yaşanacaktır. Fanatik Ermeni gruplar bu bakımdan ciddi bir sorunla karşı karşıya kalacaktır. Bundan dolayı bu protokülü kendileri açısından önemli bir mevzi kaybı,  inanç bunalımı ve kimlik erimesi olarak algılamaktadırlar. “Muhayyel soykırım ikonası inancı” onlar için birleştirici ve araçsal bir işlev görüyordu. Oysa  mevcut protokol “soykırım ikonası inancı” nı sorgular duruma getirmiştir. Bu, inançtan şüpheye düşmek demektir. Bir inancın ve dogmanın bilimsel olarak doğruluğu ve yanlışlığının sınanması anlamına gelmektedir.  Bu durum ise konuyu bir iman konusu olmaktan çıkartmaktadır.

Ermeni kültürü ve bu kültürün parçalanması süreci hakkında bilgi sahibi olanlar şunu fark etmişlerdir: Geleneksel Ermeni kültürü, misyoner katolikler ve protestanların propagandası ile tarihi bağlamından kopartıldı. Tarihi bağlamından kopartılan bu kültür, siyasallaştı, emperyal güçlerin amaçlarına göre araçsallaştı, laikliğin etkisi ile dünyevileşen ve zenginlik peşinde koşturan Ermenilerden dolayı ciddi sarsıntılar geçirdi. Bundan dolayı Ermeni toplumunda ciddi bir kültürel ve toplumsal çözülme yaşandı. Bu çözülmeye savaş şartları da eşlik edince, Ermeniler vatanlarından da ayrılmak zorunda kaldı. “Soykırım ikonası inancı” bu dağılan ve çözülen Ermeni varlığını yeniden toparlamayı ve bir birlik haline getirmeyi amaçlıyordu. İşte Ermeni hükümetinin “soykırım ikonası inacını” sorgulama anlamına gelen protokolü kabul etmesi, bundan dolayı Ermeni tarafı açısından itikadi tartışmaları da beraberinde gündeme getirmiş bulunmaktadır.

Bilindiği gibi fanatik ve kapalı gruplar kendi içlerinde sürekli bölünmeler ve parçalanmalarla karşı karşıya kalırlar. Bu durum fanatik Ermeni gruplar için, çok daha ilginç olmuştur. Çünkü bu gruplar, her zaman karşı tarafa saldırma ve terör eylemlerini gerçekleştirmeyi kendileri için önemli bir varoluş inancı olarak görmüşlerdir. Bu durum, Osmanlı devleti döneminde de böyleydi, modern dönemde de böyle olmuştur. Ermeniler Anadolu’da yoğun olarak yaşadıkları dönemde de, şu anki Ermenistan’ın kurulmasından sonra ve diasporda da böyle olmuştur. Belki de marksist kapalı eylem gruplarını bir yana bıraksak, Dünya’da son bir buçuk yüz yıldır en fazla siyasi ve ideolojik eylem gerçekleştiren gruplar Ermeni grupları olmuştur. Daha bundan birkaç yıl önce, bu grupların Ermenistan parlementosuna düzenledikleri silahlı saldırının görüntülerini bir çok kişi hala korku ve dehşet içinde hatırlar.

Şiddet kültürü ve inancı ile ayakta duran bu Ermeni gruplar, Zürih protokolü ile yeniden kendi kendileri ile çatışacaklar. Muhtemelen ilan ettikleri bu yeni yas günlerini kanlı eylemlerle gündemde tutmaya çalışacaklar. Çünkü bir inançtan vaz geçmeye razı olma-ki Ermeni hükümeti Zürih protokolünü imzalamakla bunun yolunu açmış bulunmaktadır- her zaman beraberinde yeni çatışmları ve sorunları ortaya çıkartmıştır.

Anlaşılan bu protokolden sonra fanatik Ermeni gruplar kendi kendileri ile daha çok uğraşacaklardır. Hristiyanların Hz. İsa’nın ilahi konumu hakkında içine düştükleri ihtilaflara benzer ihtilaflar yaşayacaklardır. “soykırım ikonası inancı”nın varlığı ve yokluğu gibi tartışmalar onları bir çok ikilemle karşı karşıya bırakacaktır. Revizyonistler ve yeni yorumcular bu fanatik Ermeni grupların yeniden parçalanmasına ve yeni grupların ortaya çıkmasına neden olacaklardır. Bir çok fanatik Ermeni, bu protokolü maktül ata ruhuna bir saygısızlık olarak mütala edecektir. Katil olark bildiği Türklerle işbirliği yapan mevcut Ermeni hükümetine karşı  yeni bir propaganda süreci başlatacaktır. Muhtemelen kendi aralarında yeni şiddet eylemleri gerçekleştireceklerdir.

*Duran Hacı, “Muhayyel Ermeni Soykırım İkonasının Kurbanı Olarak Türkler” Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, sayı. 175 İstanbul 2008

]]>
Muhayyel Maktullerin İkonası: Soykırım Metaforu https://haciduran.com/muhayyel-maktullerin-ikonasi-soykirim-metaforu/ Sun, 13 Nov 2011 20:57:00 +0000 http://www.haciduran.com/?p=78 Read More »]]>

Türkiye son kırk yıldır Ermeni soykırımı suçuyla itham edilmektedir. Yargılanmaktadır. Bu suçlamayı yapan ülkelerin ve güçlerin sayısı her yıl daha da artmaktadır. Türkiye suçlamaya karşı tarihi belgelere başvurarak bunun bir yalan olduğunu dünya kamuoyuna anlatmaya çalışmaktadır. Tarihi metinler ve arşiv belgeleri ile masumiyetini isbatlamaya çalışan bir mahkûm gibi davranmaktadır.  Bilhassa konu ABD’de her yıl Mart ve Nisan aylarında gündeme geldiğinde, tartışma lobicilik faaliyetleri, ABD ve Türkiye’nin stratejik ilişkileri kapsamında yeniden canlanmaktadır, tartışılmaktadır.

Öte taraftan soykırım yalanının yürütücüsü konumundaki Ermeni Diasporası,  Türkiye karşıtı güçlerle işbirliği içerisinde, Türklerin soykırım suçlusu olduklarına kesin bir inançla, propaganda yapmaya devam etmektedir. Bu güçler, Türkiye’nin soykırım suçuyla mahkûm edilmesi ile yetinmiyorlar. Aynı zamanda soykırıma inanmayanların yargılanması yolunu da birçok ülkede açmış bulunmaktadırlar. Diaspora Ermenileri, Ermeni soykırımı inancını inkâr etmenin, bir insanlık suçu olduğunu, birçok ülkenin mevzuatında yasal bir düzenleme haline getirmeyi başarmıştır. Diaspora Ermenileri bununla da yetinmiyorlar. Türk milletinin yaşayan bu günkü neslini katillerin çocukları, torunları ve işbirlikçileri olarak suçlamaktadır.

Bu yazıda, Türkiye’nin kendini savunmak için başvurduğu arşiv ve tarihi belge delilleri üstünde durmayacağım. Zaten bu manada çok sayıda araştırma kitabı hazırlanıp yayınlanmıştır. Konu bilim ve belgeyle alakalı olsaydı, Türkiye’ye inananlar olurdu. Ama görünen o ki Türkiye bu ithama karşı bir çözüm de bulmuş değildir. Anlaşılacağı gibi, tarihi metinlere inilerek soykırımın işlenip işlenmediğini tartışmayacağım. Bu konudaki tartışmalar için tarihi belgeler yeterince açık olsa bile, sonuçta yapılacak tarihi incelemelerde bilimsel bir sonuç ortaya çıkacaktır. Bilimsel bir açıklamanın ve bulgunun bir inancı ortadan kaldırmaya yetmeyeceği  çeşitli sosyolojik ve antroplojik incelemelerde ortaya çıkarılmıştır.

Bundan dolayı, inanç ve dogma haline getirilen tarihi metaforlar ve temsiller için, tarihi belgelerin gerçek içeriklerinin fazla bir anlamı da yoktur. Ermeni diasporasının konu ile ilgili anlatımlarına bakılırsa, tarih onlar için yeniden yaratılan ve anlamlandırılan bir araçtır. Yani tarihi metinler, inancın meşruiyeti ve aklileştirilmesi için araç olarak işlem görmektedir.

Ermeni Diasporası, soykırıma uğramış bir halk olmayı, bir inanca dönüştürmüştür. Bu inancı pekiştirme yönündeki çalışmalarına devam etmektedir. Muhayyel ölü atalarının intikamını alamadıklarına inanıyorlar, buna yanıyorlar. Onlar Baudrillard’ın: “Ermeniler yaşadıklarını isbatlamak için öldüklerini isbatlamak zorundalar” şeklindeki ifadesinin, kendi durumlarını ortaya koyduklarına inanıyorlar.

Fransa’daki Diaspora Ermeni hareketlerinin liderlerinden P. Deveciyan atalarının öldürülmelerine inanmanın kendileri için ne kadar hayati bir önem taşıdığını şu şekilde anlatmaktadır: “Ben ne zaman torunuma baksam onun yaşındaki çocukların bir zamanlar sadece Ermeni olduğu için öldüğünü düşünüyorum. Bu her gün yaşanması imkânsız bir acıdır. Bu Yahudilerin yaşadığı travma gibi, çok büyük bir travmadır. Ben bir yüzyıl daha halımın altında kadavralarla yaşamak istemiyorum” (Temelkuran E., 2006) . Asala liderlerinden Avedikyan: “Soykırım demezsem aynada yüzümü göremem”(Temelkuran, E., 2006) demektedir. Bu anlatı, ölümleri propaganda malzemesi olarak kullanmanın ve bir nefreti tarihi/arkeolojik ikonalarla temellendirmenin, en çarpıcı örneklerinden birisidir. Muhayyel kitlesel kıyımın ikonlaşması olarak tanımlayabileceğimiz bir süreç var ortada. Tıpkı kiliselerde Hz. İsanın çarmıha gerilme sahnesinin sürekli gösterimde tutulması ve ikonlaşması gibi bir durum.

Öldürülme, cinayet, zulüm ve işkence görmüşlük üstüne kurulu bir propagandanın, bir varoluş biçimi olarak algılanması ve kabul edilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız. Bu ifadeler, cinayet mağduriyeti ve soykırım miti, üstüne kurulmuş bir propagandanın Diaspora için ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Ermeniler ataları gerçekten öldürüldükleri için mi? Maktul ata metaforlarına sığınıyorlar. Yoksa soykırıma uğramışlık inancı onlar için başka bir değer mi? Taşımaktadır. Bu konuya açıklık getirmek için soykırıma uğrayan halkız, demekle neyi kast ettiklerine bakmak gerekir.  Soykırıma uğradık demekle birlikte, Türkleri suçladıkları açıktır. Soykırıma uğramışlığa inanma bir nefreti, bir kini beslemektedir. İntikam alma duygusunu, projesini ve hesaplarını beslemektedir. O halde soykırıma uğramışlık inancı onlar için, aynı zamanda başka bir millete karşı önyargılı olma anlamına gelmektedir. Onlar için soykırıma inanma bir hesaplaşmayı gündeme getirmektedir. Bundan dolayı olsa gerek, Ermenilerin Azeri Türklerine uyguladığı soykırımı Azeri düşünür Cemil Hesenli(Hesenli C., 1997:73), Müslüman toplumlardaki kerbela faciasına, Batı toplumlarında ise 1572’de Paris’te Katolikler tarafından üç bin kişinin bir gecede kıyımdan geçirilmesi olaylarına benzeterek anlatmaktadır.

Ermenilerin gerçekten soykırıma uğrayıp uğramadıkları tarihi belgelerle açıklığa kavuşacak bir konudur. Bu konuda birçok tarihi belge soykırımın olmadığını ortaya koysa da Ermeniler yine de soykırıma uğradıklarına inanmak zorunda olduklarını belirtiyorlar. Yukarıda belirtmiştik: Konu gerçekten bir soykırımın gerçekleşmiş olması değildir. Sorun her türlü bilgi ve belgeye rağmen Ermenilerin kendilerini soykırıma uğramış bir halk olarak görmelerinde yatmaktadır.  Bir manada Ermeniler var olmalarını soykırıma uğramışlığa inanmaya borçlu olduklarını anlatmaya çalışıyorlar. Durum böyle olunca, ortada bir inancın meşruiyetini ve bir nefretin doğallığını göstermek için etkili propaganda ile kendini var etmeye ve güçlendirmeye çalışan bir etnik kimlikle karşı karşıya bulunmaktayız.

Bu figürle Ermeniler, farklı siyasi coğrafyalara dağılmış olan ırkdaşlarını ortak bir inanç etrafında toparlamaya, korumaya ve ayakta tutmaya çalışılmaktadır. Osmanlı devleti döneminde mağduriyet ve mazlumiyet figürleri, Türk karşıtı propaganda da kullanılmaktaydı. Ancak soykırım miti bu dönemde, henüz kullanıma sokulmamıştı. Soykırıma uğramışlık inancının oluşturulması ve bunun dolaşıma sokulması yaygın olarak 1970’lerden sonra gerçekleşmiştir. Her iki durumda da -yani soykırımsız mazlumiyet ikonası ve soykırımlı mazlumiyet ikonası- dağınık yaşayan Ermenilerin ortak bir siyasi etnik kimlikte buluşturulması amaçlanmıştı.  Ancak bu etnik kimlik belli bir coğrafyada yaşayan ve kendini ifade eden bir kimlik de değildir. Küresel çapta, küresel bir güç olarak ve küresel yönlendirme, manipülasyon aygıtları ve güçleri ile kendini ifade eden, anlatan bir kimliktir.

Ermenilerin Türk karşıtı propaganda ile kendilerini siyasi ve ideolojik olarak var etmeye, inşaya ve güçlendirmeye çalışmaları çabalarını, iki ayrı dönemi esas alarak tahlil etmek gerekir. Birincisi Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna kadarki Osmanlı devleti dönemidir. İkincisi ise 1973’ten sonra Türk diplomatların öldürülmesi ile birlikte Diaspora tarafından ileri sürülen ve kısa bir zaman içinde bütün Ermenilerce benimsendiği anlaşılan soykırıma uğramışlık figürünün yoğun olarak işlendiği dönem.

Osmanlı devleti döneminde siyasi ve ideolojik Ermeni propagandası, mağduriyet, hak gaspı, eşitsiz tutulma ve hürriyetten yoksun bırakılma imajlarını, Batı ülkelerinde propaganda malzemesi olarak kullanıyordu. Batı toplumlarının bilinçaltında yatan barbar Türk imajı onların işini kolaylaştırıyordu. Ermeni siyasi ve ideolojik propagandası bilindiği gibi, 1915’ten sonra başlamadı. Bu mağduriyet propagandası çok önceleri vardı. Propaganda bugün iddia edildiği gibi 1915 olaylarını söylemleştirmeden çok önce şekillenmiştir. 1915 olayları Ermeni propagandasına sadece yeni ikonlar ve göstergeler eklemiştir. Soykırım metaforu, 1973 de, Asala tarafından başlatılan terörist saldırılarla birlikte, Ermeni siyasi ve ideolojik propagandasının en önemli figürü olmaya başlamıştır.

Osmanlı devleti döneminde, Ermeniler Türk karşıtlığı imajı ile bütün Ermenileri ortak bir etnik siyasi kimlikte bütünleştirmeye çalışıyorlardı. Ancak bunun gerçekleşmesi için, siyasallaşmış etnik bir Ermeni kimliğinin bütün Ermeniler tarafından benimsenmesi gerekirdi. Fakat böyle bir kimliğin edinimi için önemli engeller vardı. Ermeni halkında Osmanlı döneminde cemaat kimliği olarak tanımlayabileceğimiz,  bir dini kimliğin mevcut olduğu, bu kimliğin geleneksel ilişkilerle kurumsallaştığı ve yaşandığı bilinmektedir. Bu dini kökenli cemaat kimliği,  bu gün söylenen ve yaygın olarak kullanılan etnik kimlik deyimi anlamını ise tam olarak içermez. Kısaca şöyle belirtelim etnik kimlik özünde bir karşı-kimlik bilinciyle içkindir. Oysa dini cemaat kimliğinde karşı-kimlik olma durumu yoktur.

Ermenilerde bir ideolojik siyasi etnik merkezcilik bilincinin uyandırılması gerekiyordu.  Etnik merkezcilik bilinci kendi içinde ayırımcılığı, kendi grubunu diğer gruplardan üstün görmeyi, kendi kimliğini ayrıştıran değer yargılarını, inançları ve yaşam biçimlerini başka gruplarınkinden üstün görmeyi öngörür. Böyle bir önyargı ile etnik kimlik oluşturulmaya çalışılır. Kendini diğer gruplardan üstün görme ve onlar tarafından sömürüldüğüne inanma çoğu kere fiili gerçeklikle alakalı değildir. Öğrenme, uyarılma ve propaganda ile etnik bilinç oluşturulur( Hogg M.A ve Vaugan G., 2007:435).

Siyasi, ideolojik ve etnik Ermeni hareketler, Osmanlı devleti döneminde Ermeni cemaat, fiili olarak mağdur olduğundan dolayı değil, Türk ve Müslüman karşıtı bir propaganda ile etnik bir siyasi kimlik inşa etmenin kolay olacağını varsaydıklarından dolayı, mağduriyet, mazlumiyet metaforlarını propaganda malzemesi olarak ikonlaştırdılar.  Çünkü Hıristiyan olarak Müslümanlardan zulüm görmüş olma imajı, dönemin emperyalist Hıristiyan ülkelerin desteği için çok önemli bir slogandır ve Avrupalılar için hayati bir sorundur.

Osmanlı devletinde mazlumiyet sloganıyla beslenen fanatik ermeni gruplar, Türkiye Cumhuriyeti döneminde ise, soykırıma uğramış olma imajını, propagandanın merkezine yerleştirdiler.  Muhayyel maktullerle siyasal kimliklerine meşruiyet kazandırmaya çalışıyorlar.

Kaynaklar

Hesenli Cemil, “1918-ci İlin Yazı:Azerbaycan’da Ermeni Terörizmi ve Soykırım”, Türk Dünyası Araştırmaları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay. S.110, İstanbul Ekim 1997

Hogg, A. M. Ve Vaughan M.Graham, Sosyal Psikoloji, Çev. İbrahim Yıldız ve Aydın Gelmez, Ütopya

yay. Ankara 2007

Temelkuran, E., www. Milliyet.com.tr/2006/11/16/yazar/Temelkuran.html

duranhaci@gmail.com

]]>
Türkiye’nin Ekseni https://haciduran.com/turkiyenin-ekseni/ Fri, 11 Nov 2011 21:57:19 +0000 http://www.haciduran.com/?p=70 Read More »]]> Türkiye; İran ve İsrail konusunda uygulamaya koyduğu politikayla, eksen kayması tartışmaları içine girdi. Eksen kaymasının ne olduğunu tam olarak tanımlayan çıkmadı. Bu kavramla yapılan tartışmaya bakılırsa, Türkiye Batılı müttefiklerinin takib ettiği politikalar dışında bir politika izlemektedir. Onlardan bağımsız davranmaktadır. Türkiye’nin Nato, ABD ve AB ülkeleri ile birlikte davranması gerekirmiş, denilmektedir. Eksen kaymasından bahsedenler, Türkiye’nin sözü edilen ülkelerle dış politika alanında ters düşmemesi gerektiğini ima ediyorlar. Eksen kaymasına kanıt olarak Türkiye’nin son zamanlardaki İsrail ve İran politikasını örnek gösteriyorlar.

İran konusunda malum olduğu üzere, ABD öncülüğünde İran’a yeni yaptırımları öngören Birleşmiş Milletler kararına, Türkiye;  Brezilya ile birlikte ret oyu verdi. Bu duruşu ile ABD ve Batılı müttefikleriyle ters düştü. Aynı zamanda daha önceleri çokça tartışılan Avrasyacılık politikalarının iki önemli aktörü olan Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti ile de uyuşmazlık içine girdi. Sadece, Brezilya ile ortak bir tavır almış oldu.

Uluslar arası politikalar konusunda ileri sürülen büyük güçlerin kamplaşması ve bu kamplaşmalara göre stratejik davranma ile ilgili beklentilerin hiç birisinin geçerli olmadığı da İran’a uygulanan ambargo konusunda ortaya çıktı.  Çünkü Avrasyacılık,  AB- ABD çekişmesi çerçevesinde politik dil kullanan birçok senarist yazarın beklentileri de yalanlanmış oldu. Hiç tahmin edilmediği şekilde sadece Brezilya ve Türkiye ambargoya karşı çıktı. Türkiye’nin ambargoya karşı çıkmasının iki önemli gerekçesi var. Birincisi ambargo öncesinde İran’la yapmış olduğu anlaşmaya bağlı olduğunu göstermektir. İkincisi ise bölge ülkeleri hakkında izlediği geleneksel politikanın gereklerini yerine getirmektir.

Türkiye’nin İsrail politikası da Mavi Marmara gemisine İsrail’in yaptığı saldırı ile ciddi bir açmazla karşı karşıya kaldı. Ortak askeri tatbikatlar iptal edildi. Diplomatik suçlamalar ağır bir şekilde yapıldı ve halen de devam etmektedir. Uluslar arası diplomatik tartışmalar, Türkiye ve İsrail uyuşmazlığı tartışmalarına kilitlendi. İsrail, Küresel aktörlerce tanınan bir resmi deniz korsanı havası ile yaptıklarından pişmanlık duymadığını hala ileri sürmektedir. Sonuçta Türkiye İsrail’e karşı Filistinlilerden yana açık bir tavır almış bulunmaktadır.

Öte taraftan Türkiye’nin Nato’ya girdiğinden bu yana Batılı müttefikleri ile ters düşmesi ve onlardan bağımsız davranması, bu iki olayla sınırlı değildir. Mesela Türkiye Kıbrıs politikaları konusunda Batılı müttefikleriyle her zaman ters düşmüştür. Saddam Hüseyin dönemi Irak politikaları konusunda da çoğu kere ters düşmüştür. Hatırlanacağı gibi, Türkiye birinci körfez savaşına da karşı çıktı. Batılı müttefiklerine beklenen desteği vermedi. Sadece Çekiç güç denilen ABD kuvvetlerine savaş sonrasında lojistik destek verdi. İkinci körfez savaşında ise, malum olduğu gibi, müttefik orduların Türkiye üzerinden Irak’a saldırmalarına izin vermedi. Bu durumda Türkiye’nin Filistin-İsrail uyuşmazlığı ve İran’a ambargo konması konularındaki politikası sanıldığı gibi bir eksen kayması değildir. Bölgenin büyük bir devletinden beklenen politikalar uygun politikalardır.

Türkiye, Filistin meselesi konusunda öteden beri takib ettiği politikadan farklı bir politika geliştirmiş değildir. İsrail ile resmi ilişkilerini her zaman devam ettirmiştir. Ortaya çıkan son kriz İsrail’in Gazze’ye uyguladığı abluka ve yaptığı sivil katliamlara karşı gösterdiği tepkilerle alakalıdır. Mavi Marmara gemisine İsrail’in yaptığı saldırı kabul edilemez ve savunulamaz. Yardıma saldırı, çok özel bir durumdur. Türkiye haklı olarak İsrail’in katliamlarına ve kendi vatandaşlarına yapılan saldırılara karşı gelmiştir. Bu karşı gelmeleri Türk dış politikasının eksen kayması olarak değerlendirmek, insanlık, ahlak ve insan hakları adına utanç vericidir. Ortada insani bir felaket vardır. Bu cinayeti işleyen bir İsrail devleti vardır. Bu terörist devletin hakkettiği şekilde yargılanmasını sağlamak insani bir ödevdir. Türkiye bu amaçla uluslar arası kamuoyunu İsrail saldırganlığına karşı bilinçlendiriyorsa, bu her şeyden önce insan hakları ile ilgili bir konudur. Dış politikanın politik manevraları ve konjonktörleri ile ilgili bir konu değildir. Meksika körfezindeki çevre felaketi ne ise, İsrail’in Filistinlilere ve masum Türk vatandaşlarına yaptığı saldırı da odur. Öncelikle konuyu bu şekilde değerlendirmek gerekir.

İran konusunda Türkiye’nin aldığı tutum, geleneksel Türk dış politikası ile uyuşan bir politikadır. Kendi bölgesinde istikrar ve barış isteyen bir ülke, komşularının haklarını uluslar arası güçlere karşı korumak zorundadır. Irak konusunda takib ettiği politikanın bir benzerini de İran konusunda sürdürmektedir. Kaldı ki İran la Türkiye Kasr-ı Şirin anlaşmasından bu yana biri birlerine saldırmayan iki dost ülkedir. Birleşmiş milletlerin aldığı ambargo kararından önce, zenginleştirilmiş uranyumun değişimi konusunda İran’dan gerekli taahhütleri almıştır. Bu konuda uluslar arası kuruluşlar adına önemli bir rolü de üstlenmiştir. Aldığı sorumluluğun bir gereği olarak, amborgoya karşı gelmesi gerekirdi.

Ancak eksen kayması tartışmalarına bakıldığında sanki tartışmanın altında başka amaçlar varmış gibi bir intiba uyanmaktadır. Mesela Türkiye’nin ekseninin Batı’dan Doğu’ya kaydığını iddia edenlerin tutumuna baktığımızda farklı bir manzara ile karşılaşmaktayız. Bu kesime mensup olan yazarlar, daha önceki yazılarında hükümeti, gayrı milli, Amerikancı ve AB’ci olmakla suçlayan gruplardır.  Bir taraftan hükümeti Batılı müttefiklerimizin uydusu ve taşeronu olmakla suçlarken, diğer taraftan Batılı müttefiklerimizden bağımsız hareket etme durumunda kalan hükümeti, bu sefer eksen kayması ile suçlamaktadırlar. Bu da eksen kayması tartışmasının reel politika ile alakalı olmadığını, iktidar çekişmeleriyle alakalı olduğunu göstermektedir.

]]>
Erasmus’un Barbarları https://haciduran.com/erasmusun-barbarlari/ https://haciduran.com/erasmusun-barbarlari/#comments Wed, 09 Nov 2011 22:43:09 +0000 http://www.haciduran.com/?p=37 Read More »]]> Erasmus Programı, Avrupa Birliği ülkelerinin yüksek öğretim kurumlarında,  Avrupalılık bilincini yaymak ve geliştirmek için 1987 de kurulmuş. Programın en önemli hedefi,  Avrupa’da yüksek öğrenimin kalitesini arttırmak, Avrupa ülkelerinde yaşayan farklı kültürler ve yaşam biçimleri hakkında bir farkındalık inşa etmek ve hoşgörü kültürünü kurumsallaştırmaktır.

Program kapsamında, Türkiye’den Avrupa Birliği ülkelerine her yıl çok sayıda öğrenci ve akademisyen gitmektedir. Avrupa Birliği ülkelerinden de Türkiye’ye istenen seviyede olmasa da akademisyenler ve üniversite öğrencileri gelmektedir.

Öğrenci,  akademisyen dolaşımı ve ortaklık projeleriyle, kültürler arasında hoşgörü ve tanınırlık sağlanmaya çalışılmaktadır.

Program, aynı zamanda ders kitaplarında,  yer alan, önyargılı yüklemelerin çıkartılmasını önermektedir. Türkiye bu amaçla ilk ve orta öğretim müfredatında önemli bazı değişiklikleri de yapmış bulunmaktadır. İngilizlere, Almanlara, Fransızlara ve belli başlı Avrupa milletlerine karşı daha hoşgörülü olmamız istenmektedir.

Öte taraftan, Birlik üyesi ülkelerde, yabancı düşmanlığı gittikçe artmaktadır. Türk ve Müslüman düşmanlığı körüklenmektedir. Hoşgörüyü yaygınlaştırma programı olarak bilinen bir dizi uygulama sadece resmiyette kalmaktadır. Hoşgörüye karşı hoşgörüsüzlük gittikçe artmaktadır. Bu durumun sebepleri hakkında ayrıntılı düşünmek gerekir. Konu samimiyete indirgenemeyecek kadar karmaşıktır.

Konuya Erasmus programının isminden başlayalım. Erasmus veya meşhur ismiyle söylersek Desiderius Erasmus, 1465-1536 yılları arasında yaşamıştır. Rotterdamlı  Erasmus olarak da bilinmektedir. Hümanizmin ve Rönesansın belli başlı öncülerinden kabul edilmektedir. Aydınlanma sürecini ve çağdaş Batı uygarlığını felsefi manada besleyen birisi olarak da bilinmektedir. Kendisi bir Hıristiyan ilahiyatçısıdır. Ancak Yunan ve Latin kültürüne de hâkimdir. Hıristiyan itikadını, Antik yunan felsefesi ve mitolojisiyle yeniden yorumlamıştır. Bir Avrupa birliği ideolojisini itikadı manada temellendirmeye çalışmıştır. Bu amaçla, Hıristiyanlar arasında bölünme ve ihtilaf nedeni olarak gördüğü, söylemleri ve mutaassıp grupları eleştirmiştir.

Erasmus’un önemli eserleri de şunlardır: Hıristiyan Askerin El Kitabı, Adagia(Yunan ve Latin özdeyişleri) ve Deliliğe Övgü. Bu eserlerden en meşhuru ise Türkçeye de tercüme edilen Deliliğe Övgü’dür. Türkiye’de yayınlanan birçok felsefe, uygarlık, hukuk ve siyaset felsefesi kitaplarında Erasmus’un görüşleri fazlasıyla işlenmiştir.

Çağdaş Avrupa Birliği zihniyetinin kurucuları, onun anısını yaşatmak amacıyla “kültürel hoşgörüyü,  tanınırlığı ve Avrupalılık bilinci etrafında işbirliğine gitmeyi kurumsallaştırma programına”, onun ismini vermişlerdir.

Hoşgörü programına adı verilen bu yenilikçi teolog acaba Türkleri(Müslümanları) nasıl bilirdi? Türkler hakkındaki kanaati neydi?   “Deliliğe Övgü” adlı kitabında şöyle yazmaktadır:: “İngilizler;  güzellik, müzik ve yemekleriyle, İskoçyalılar; soyluluk, kraliyet unvanları ve diyalektikleriyle, Fransızlar;  nezaketleri ve ilahiyatçılıklarıyla, İtalyanlar; belagatleri ve edebiyatlarıyla, Venedikliler; soyluluklarıyla, Yunanlılar; bilimlerin yaratıcısı olmakla, Almanlar; uzun boyları ve müneccimleriyle, Türkler ve diğer barbar artıkları ise dinleriyle övünür(Erasmus, 2007:154-155)

Türkleri yani Müslümanları barbar olarak gören ve değerlendiren bir Erasmus var. O’nun anısını yaşatma konusunda ittifak eden bir Avrupa Birliği misyonu var. Ön yargıları ayıklama projesi kapsamında, Türklere hakaret eden bu ilahiyatçının isminin programdan kaldırılmasının tartışılması gerekir. Müzakere sürecine bu konular taşınmalıdır. Türkiye üniversiteleri bu hakaretin eleştirisini yapmalıdır. Her şeyin hoşgörüyle tartışıldığı bir dünyada kendimize yapılan hakareti de tartışmalıyız. Hoşgörüsüzlüğü besleyen tarihsel metaforları yıkmaya buradan başlamak gerekir. Hoşgörüsüz bir zihniyetin kurucusu ile hoşgörü kurumsallaşmaz.

Erasmus, Deliliğe Övgü, Çeviren Çiğdem Dürüşken, Kabalcı yay., İstanbul 2007

]]>
https://haciduran.com/erasmusun-barbarlari/feed/ 1
Tarihin Dirilişi https://haciduran.com/tarihin-dirilisi/ Tue, 21 Jun 2011 09:29:42 +0000 http://www.haciduran.com/?p=456 Read More »]]> Türkiye’nin Balkanlarda, Kafkaslarda ve komşu Arap ülkelerinde son yıllarda başlattığı etkili dış politika,  ortaya çıkan son gizli Amerikan belgelerinde, Yeni Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkiye’nin doğuya kayması olarak tanımlanmaktadırTürkiye’nin bu yeni duruşu ABD yetkililerince tehlikeli bir gidişat olarak değerlendirilmektedir. İsrail ise Türkiye’nin duruşunu vahim olarak görmektedir. ABD’yi mevcut AK Parti iktidarına karşı yaptırım uygulamaya ikna etmeye çalışmaktadır.

Ak Parti’nin Türk dış politikasına kazandırdığı bu yeni bilincin içteki ve dıştaki yansımaları da duruma göre değişmektedir. Türkiye’nin iç muhalefeti Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu’yla dünya gündemine giren bu yeni vizyonu ikircikli bir edayla değerlendirmektedir. Bazen olup bitenleri gayrı samimi ve aldatmaca olarak görmektedir. Bazen de ABD gizli belgelerinde ifşa olunan değerlendirmelere benzer şekilde eksen kayması olarak mütalaa edilmektedir. Dışta ve bölge halkalarınca olması gereken ve beklenen bir müjde olarak görülmektedir. Hayranlıkla gıpta ile karşılanmaktadır. Gizli belgelerdeki ifşaatlara bakılırsa emperyal ABD tarafından tehlikeli bulunmaktadır.

Öte taraftan Türkiye’nin Davutoğlu ve TİKA’nın faaliyetleriyle ivme kazanan bu yeni vizyonu kamuoyuna oldukça önemli beklentileri de gösterdi. Bu beklentilerin delilleri ise Balkanlarda, Kafkasya’da, Filistin’de, Suriye’de ve Lübnan’da halkın Türkiye’nin Başbakanı Sayın Erdoğan’a gösterdiği teveccühlerde görülebilmektedir. Arap basını, Türkiye cumhuriyetine, demokrasisine ve duruşuna gösterilen hayranlığı sütunlarına taşımaktadır. Kitleler sanki kendi ülkelerindeki bir başkanmışçasına Türk başbakanını coşkuyla karşılamaktadır. Kendilerini Türkiye’nin bir uzantısı olarak görmektedir.  Sanki Osmanlı ülkesinin Birinci Dünya Savaşı sonrasında işgal edilmiş ve parçalanmış olması üzerinden geçen 90 yıllık zamana Araplar, Balkan Halkları ve Kafkas halkları meydan okumaktadır.  Türk bayrağını kendi bayrakları olarak görmektedir. Evlerine asmaktadır.

Bu olup bitenler, kültürlerin, inançların, tarihi şartların, konjönktürel siyasi sınırlara karşı direndiklerini göstermektedir. Siyasi sınırların sanıldığı gibi, kendilerine özgü bir kültürü ve kamusal birliği inşa edemediklerini anlatmaktadır.  Bilindiği gibi, Türkiye’nin ABD gibi refah ve güç vaad eden liberal bir ideolojisi yoktur. Sovyetler birliğindeki gibi, sosyalizm, proleterya iktidarı ve eşitlik vaad eden Marksist bir ideolojisi de yoktur. İran gibi İslam adaleti ve şeriat vaad eden bir siyasi ideolojisi de yoktur. Bunlar olmadığı halde niçin 90 yıldır, Türklerden ayrı yaşayan Makedonlar, Arnavutlar, Kafkas halkları ve Araplar evlerine Türk bayrağı asmaktadır? Türkiye’nin başbakanını bağırlarına basmaktadır?

Bu soruların cevabını cihan harbinin başlangıcındaki Rus Çarlığı ve Osmanlı Devletinin durumu ile karşılaştırarak bulmaya çalışmalıyız. Bilindiği gibi Rus çarlığı da Osmanlı devleti de savaştan sonra yıkıldı.  Ancak Rus çarlığının yerine kurulan Sovyetler Birliği, Rus çarlığının emperyal ülke sınırlarını korudu, daha da genişletti. Çarlar devrilmekle birlikte Rus hâkimiyeti, kültürü ve bürokrasisi söz konusu emperyal sınırlarda hâkimiyetini sürdürdü. Bugün Sovyetler birliği 15 yıldır dağıldığı halde hala bölge halklarının ikinci dili Rusçadır. Ekonomileri ve güvenlikleri Rusya’nın kontrolü altındadır. Bu toplumların dinleri, kültürleri ve dilleri farklı olduğu halde durum değişmemektedir.

Osmanlı Devleti’nin yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise kendini uzun süre Anadolu sınırlarına kapattı. Mirasçısı olduğu ülkenin bakiyeleriyle ilgilenmedi. Onları kendine ait bir parça olarak görmedi. Bu tutumu Suriye, Lübnan, Golan tepeleri, Makedonya ve Irak Türklerine karşı izlenen politikasızlıklarda da gözlemlemek mümkündür. Yani Türkiye seksen yıllık bir süre boyunca sadece kültürel olarak Osmanlıdan kopmadı. Aynı zamanda Osmanlının hâkimiyet kurma anlayışından da koptu. Komünistler Rus çarlarının hâkimiyet anlayışını devam ettirmelerine karşılık, Türkiye neden böyle bir girişimde bulunmadı? Bu durumu görmedi. Bu konuyu ayrıntılı tartışmak gerekir.

Türkiye’nin son yıllarda izlediği dış politika, üstü kapanan bu ilginç durumu yeniden karşımıza koymuş bulunmaktadır. İsrail ve ABD yetkilileri Türkiye’yi bu tarihsel şartlarla tehlikeli bir düşman olarak görmeye başladılar. Bölge halklarının Türkiye ile entegre olmak istemeleri, bizi tarihi sorumluluklarımızla karşı karşıya bırakmaktadır.

Kültürler, Tarihler, İnançlar tekrar gün yüzüne çıkmaktadır. Emperyal ve İşgalci kuvvetlere karşı direnmektedir. Neo Osmanlıcılık dedikleri şey, bu direniş olsa gerek. Halklar Birinci cihan harbinden sonra çizilen yapay siyasi sınırlara karşı direnişe geçmiş bulunmaktadır. Seksen yıllık kopukluk, hiçbir şeyi unutturmamış, bilakis hasreti, özlemi ve vuslatı beslemiş. Tarih, Osmanlı bakiyelerini yeniden işbirliği ve dayanışma içine girmeye zorlamaktadır. Tarih dirilmiştir. Siyaseti zorlamaktadır. Kafkasya,da, Galiçya’da, Sina’da Kutu’l-Ammare’de şehid olan ataların nesillerini Türkiye sevgisi ve aşkıyla birleştirmektedir.   Tarihin dirilişi  emperyal güçleri ürkütmektedir.

]]>