Hz. Hüseyin’in Şehadeti, müminlerin, müslümanları Hz. Muhemmed (a.s) ın ümmeti veya O’na bağlı bir toplum olma sıfatıyla yaşadıkları en önemli felaketlerin, acıların ve belaların başında gelmektedir. Müslümanlar için Hüseyni şehadet, sadece bir felaket değildir. Bu felaket aynı zamanda kıyamete kadar acı bir hatıra olarak mü’minleri, müslümanları kendine getiren veya ciddi sınavlardan geçiren bir ibrettir, bir örnektir.
Hüseyni şehadetin acıları o kadar etkili olmuştur ki, asırlardır şairler, halk ozanları, edebiyatçılar ve sanatçılar her türlü zulmü, işkenceyi, azabı ve mağduriyeti Hüseyni şehadete dönüştürerek anlatmışlar, açıklamışlar.
Hz. Hüseyin’in şehadetinin İslami hafızada bıraktığı travma, üzerinde durulması gereken önemli konulardan birisidir. Bu travma bir aşk olarak yaşamaktadır. Bir aşka dönüştüğü için, Müslüman sanatçılar tarafından her zaman bir coşku, bir heyecan ve bir acının yeniden canlandırılmasının en önemli yöntemi ve kaynağı olmuştur. Bir aşk olduğu için, aynı zamanda bir saplantı, karşıt bir nefret olarak da maalesef işlem görmektedir.
Bu acıyı duyumsamak güzeldir, hoştur. Manevi olgunluğa ulaşmanın en güzel yöntemlerinden birisidir. Zaten bundan dolayıdır ki konu hep bu şekilde dile getirilmiştir. Bu acıdan mülhem aşk o kadar etkili olmuştur ki, kimse neden insanların Yezidleştiğini, Yezidin fedaisi ve kulu olmayı tercih ettiklerini sorgulamıyor, tartışmıyor. Bundan dolayı bu tebliğde, acıya acı katmak yerine, acıya neden olan zalimlerin davranışlarının sebepleri ve acı üreten, kötülüğe kaynaklık eden değerler, arzular ve amaçlar üzerinde duracağım.
Çünkü, Muhemmedi, Alevi ve Hüseyni aşkla coşan birçok kimse ve birçok grup, zaman zaman, Hz. Hüseyin’in katillerinden daha zalim olabiliyor. Muhammedî yol uğruna canlarını feda ettiklerine inanan birçok Müslüman, Ebu Cehil gibi, Ebu Leheb gibi zalim davranabilmektedir. Müslümanları küfürle suçlayabilmektedir, onları müşrik olarak değerlendirip öldürebilmektedir. Bu gün İslam dünyasında ortaya çıkan kaos, karmaşa, anarşi ve grupsal tartışmalar, müslüman alimleri, Kerbala faciası üzerinde yeniden düşünmeye, Sıffin ve Cemel vakıalarını yeniden ibret alacak şekilde değerlendirmeye sevk etmelidir. Belki de bu savaşların ve katliamların şehidleri, biz ibret alalım diye bu yola Cenâb-ı Hak tarafından sevk edilmişlerdir. Nefislerine yenik düşenler katil, öldürülenler ise şehit olmuştur.
Hüseyni şehadet bu yönüyle üzerinde önemli sosyolojik tahlillerin yapılabileceği bir olgudur. Bu olguyu baştan itibaren hadise hadise ayrıştırıp değerlendirmek gerekir. Kerbela şehadetine neden olan olayları, mantıksal olarak çözümlemek gerekir, tahlil etmek lazımdır. Bu açıdan bakıldığından, olayların kronolojik sırasını öncelikle belirtmek ve olaylarla ilgili muharrikleri açıklamak gerekir.
1-Hz. Hüseyin (a.s.) sürecin başında, Yezid B. Muaviye’nin saltanatının gayri meşru olduğuna inanmaktadır. Bu saltanatın hukuksuz olduğunu belirtmektedir. Saltanat merkezi Şam’da bulunan Yezid’e karşı Müslümanları bilinçlendirme gezilerine çıkmaktadır. Bu amaçla Mekke ve Medine halkına çağrıda bulunmaktadır. Tarihi kaynaklarda, Hz. Hüseyin’in bu hususta beyanatlar verdiği ve Yezid’e biat etmediği, yani Yezid’in devlet başkanlığını tanımadığı, belirtilmektedir. Hz. Hüseyin’in bu çalışmalarından ve ictihatlarından yola çıkılarak kanun, nizam, teamül ve hukuk tanımayan tağuti düzenlere karşı Müslümanların propaganda yapması bir gereklilik olarak algılanmıştır ve bu algı günümüzde de etkili olmaktadır.
İktidara mevcut teamüllere, kanunlara ve uygulamalara göre gelmemiş bir sultana ve devlet başkanına karşı gelmek lüzümü her zaman savunulmuştur. Karşı gelme biçimi olarak halka durumu anlatmak ve halkın gayrimeşru iktidara karşı durmasını sağlamak gerekir. Hz. Hüseyin’in Hicaz’daki faaliyetleri isyan değildir. İhtilal yapma girişimi olarak da değerlendirilemez. Burada eleştiri ve karşı propaganda ile sınırlanmış bir saltanat ve iktidar karşıtlığı vardır. Hz. Hüseyin’in Hicaz’daki faaliyetleri, günümüz ülkelerindeki muhalefet biçimleriyle karşılaştırılacak olursa, sivil itaatsizlik ve karşı propaganda olarak değerlendirilebilir. Yani Hz. Hüseyin’in Yezid’in saltanatına karşı takındığı tavır, karşı propaganda ile sınırlıdır. Silaha sarılma, isyan etme ve devletin kurulu kuvvetlerine fiilen karşı koyma şeklinde olmamıştır.
2- Hz. Hüseyin (a.s), aynı zamanda babası Hz. Ali ve ağabeyi Hz. Hasan (a.s)’ın hilafet merkezi olarak seçtikleri Kufe ve Irak ehli nezdinde de Yezid saltanatına karşı halkı samimi bir şekilde bilinçlendirmeye çalışmaktadır. Amcasının oğlu Müslim B. Akil’i bu propagandayı örgütlemek üzere Kufe’ye göndermiştir. Irak halkı o zamanlar Şam ve Suriye bölgesinde bulunan Emevi saltanatına karşı tepki göstermiştir. Hz. Hüseyin (a.s) onların bu tepkisine güvenerek hareketi Kufe’de başlatmak istemiştir.
Irak halkının, başkenti Suriye’ye taşıyan ve ülkeyi Şam’dan idare etmeyi tercih eden Emevilere olan tepkisini sadece Ehli Beyt sevgisiyle, Hz. Ali taraftarlığıyla açıklamak doğru değildir. Bu karşıtlığın şehir, kent ve bölgesel ya da coğrafi aidiyetlerle de ilgisi vardır. Başkentin kendi şehirlerinde olmasının onlara sağlayacağı imkânları da bu süreçte göz önünde bulundurmak gerekir. Kufe ve Irak halkının Şam’dan ve Suriye’den yönetilmeye karşı çıkması doğal bir durum olarak görülebilir.
Kufe halkının Emevi saltanatına ve Yezid zaliminin diktatörlüğüne karşı duyduğu tepki maalesef, Hz. Hüseyin’e açıkça destek olmaya ve onunla birlikte açık bir mücadeleye girişmeye o günlerde hiçbir zaman dönüşmemiştir. Bu durumun Irak halkının yüzyıllardır içine girdiği kaotik ortamı etkilediğini düşünmekteyim. Irak halkının müslümanlaşmasından sonra içine girdiği sindirilmişlik psikolojisi bu bakımdan yeniden incelenmeli ve tahlil edilmelidir.
Çünkü sindirilmiş duygular toplumun sağlıklı, bağımsız, hür ve egemen bir bilince sahip olmasına her zaman engel olur. Yezid’in zulmü karşısında çaresiz kalan halk, çaresizliği bir aşka, itikada ve inanca dönüştürebilir. Çaresizlik psikolojisi, zulmün tahliline ve çözümlenmesine kolay kolay yönelmez. Bu psikoloji, çaresizliği, çaresizlikten kaynaklanan azabı ve işkenceyi destanlaştırır, öyküleştirir. Sindirilmişliğin öyküleştirilmesi, nefreti besler, şiddeti arttırır. Güçlü olduğuna inandığı düşmana söylemde ve sözde yönelir. Ama fiiliyatta bu nefret; halkın kendisine yönelir. Böylece, kabile kabileyle, komşu komşuyla savaşmaya başlar. Bugün Irak halkının karşı karşıya kaldığı ve halen de acımasızca ve rezil bir şekilde yaşadığı felaketi bir de bu şekilde değerlendirmek ve görmek gerekir.
3-Yezid B. Muaviye, saltanatının devamı için Hz. Hüseyin’i ve Ehli Beyti her zaman ciddi bir tehdit olarak görmektedir. Onlara karşı tedbir almaya çalışmaktadır. Kendi saltanatını her şeyden daha üstün görmektedir. Halka her türlü baskıyı uygulama hakkını kendinde görmektedir. Bu amacını gerçekleştirmek için helale ve harama dikkat etmemektedir. Hududullahı çiğnemektedir. Allah’ın emirlerine karşı gelmektedir. Ehli beyte hürmet edilmesi gerektiği Kur’an-ı Kerimde açıkça belirtildiği halde, bu hükmü çiğnemektedir.
Yezidi’nin hakimiyet kurma, saltanatını temellendirme ve iktidarını süreklileştirme tutumu Ebu Cehil’in, Ebu Leheb’in ve Firavun’un davranışları ile karşılaştırılabilir. Yezid ile kendisinden önceki müşriklerin ve kafirlerin davranışları içerik olarak birbirine çok benzemektedir. Her ikisinde de kurulu düzeni ve bu düzenin sağladığı saltanatı güç ve şiddet kullanarak elde tutma arzusu vardır. Ama öncekiler, yani, Firavun, Ebu Cehil ve Ebu Lehep, hiç müslüman olmadıkları, hiç peygambere inanmadıkları ve hiç Allah’a iman etmedikleri halde; Yezid, Peygamber’e ve Allah’a inandığı halde, bir müslüman olarak Firavun ve Ebu Cehil gibi davranmaktadır.
Yezid’in bu durumu, ciddi bir tezatla Müslümanları karşı karşıya bırakmaktadır. Çünkü Kelime-i tevhid getiren, Kura’nı kerim okuyan bir insanın, bu kadar zalim olabileceğini müslümanlar olarak kolay kolay kabul etmiyoruz. Ama kabul etmek gerekir. Çünkü hadise gerçektir ve Yezid Firavun gibi davranmıştır.
Bu durumda şunu söyleyebiliriz. Müslüman olduğu halde, halkına şiddet ve baskı uygulayan, kanunlara ve teamüllere uymayan, halkın ve devletin malını ve makamlarını kendi tekeline alan ve bunları taraftarlarına tahsis edip peşkeş çeken her müslüman lider “Yezidleşmiş” olmaktadır. Dolayısıyla, iktidara tutunma kendi başına düşünüldüğünde “Yezidi bir tutum” olmaktadır. Bütün İslam coğrafyasındaki siyasi iktidarların “Yezidleşmesi” bu bakımdan düşünüldüğünde her zaman mümkündür.
Ayrıca “Yezidleşmenin” mezhepler üstü sapkın bir davranış olduğunu da belirtmek gerekir. “Yezidleşme” ile “Firavunlaşma”yı bu konuda göz önünde bulundurmak gerekir. Mesela müslümanların umumuna göre bir müslüman yönetici veya iktidar, hiçbir zaman Firavun gibi olamaz. Bundan dolayı da müslümanlar “Firavni davranışları ve tutumları” sanki tarihin karanlığında kalmış veya müslüman olmayan toplumların siyasal iktidarlarının bir sıfatı olarak görürler.
Kötülüğü dış gruba yükleme ve atfetme denilen bu sosyopsikolojik tavır sindirilmişlik psikolojisi yaşayan bütün toplumlarda yaygın olarak vardır. Bu psikoloji aynı zamanda kendi sapkın davranışını saklamaya da neden olur. Mesela Saddam Hüseyin yıllarca, Irak halkına uyguladığı “Firavni ve Yezidi şiddeti”, İsrail ve Amerikan karşıtlığıyla sakladı. Halka firavunlara karşı geldiğini söyleyerek, “Firavni ve Yezidi şiddeti”in üstünü örttü. Halkı bu “Yezidi şiddete” razı olmaya zorladı.
Benzer bir durum Şiilerin “Yezidileşmeyi” karşıt dış grubun bir sıfatı olarak görmeleri süreçlerinde de vardır. Biz Ehli Beyt Müslümanı, Hz. Ali taraftarı ve Hüseyni Müslümanlarız demekle, sanki hiç “Yezidleşme”yeceklermiş gibi davranıyorlar. “Yezidleşmeyi” Sünni Müslümanların bir özelliği olarak düşünebilmektedirler. Bu durum yukarda belirtildiği gibi, müslümanların; “Firavunlaşmayı” müslüman olmayan toplumların ve iktidarların bir sıfatı olarak düşünmelerine ve görmelerine benzemektedir. Halbuki bir Sünni siyasi iktidar nasıl “Firavunlaşabiliyorsa”, bir Şii siyasi iktidar da “Yezidleşebilir”.
Hüseyni Şehadet, Yezidin şahsında siyasi iktidarın “Yezidleşmesi” ile ilgili özelliklerini bize göstermektedir. Hüseyni şehadeti kendi içine yönelmiş ve kendi kendini aşka dönüştüren bir süreç olarak görmenin nasıl bir nefret yarattığını da iyi görmek gerekir. Acıyı destanlaştırmak gerçek hayatta acımasız, korkunç cellatlara dönüşmeye neden olabilir. Aynı zamanda yezidleşmeyi saklayan bir “Yezidleşme” inancına ve ideolojisine dönüşebilir. Müslümanların siyasi ve itikadi anlamda bu özeleştiri yapmaları gerekir. Müslümanlar bunu başardıkları zaman, toplumdaki ve dünyadaki yerlerini, kendi dışlarındaki bir şeytana göre değil; kendi içlerindeki bir şeytana karşı yeniden inşa etmiş olurlar. Veya, kendi dışlarındaki bir Yezid’e karşı değil, kendi içlerindeki bir Yezid’e karşı konumlandırmış ve inşa etmiş olurlar.
4- Siyasi taraftarlığın samimiyetinin sınırları bakımından da Hüseyni şehadet bize birçok ibretlik vakıa göstermektedir. Kufe halkının ileri gelenlerinin Hz. Hüseyin’in ve amcası oğlu Müslüm B. Akil’in yanında durmamaları ve onları mücadelelerinde yalnız bırakmaları bu duruma örnektir. O dönemin Kufe halkı ister Ehli Beyt’e, hilafetin nas ile verildiğine inanmış olarak Hz. Hüseyin (a.s)’ı davet etmiş olsun, isterse devlet başkanlığı merkezinin Suriye’ye geçmiş olmasına duydukları tepkinin bir sonucu olarak Hz. Hüseyin (a.s.)’ı davet etmiş olsun, hiç fark etmez. Ciddi manada Hz. Hüseyin’in taraftarı olduklarını, günümüzdeki ifade ile O’nun partisinden olduklarını beyan etmişler.
Sonuçta Hz. Hüseyin’i davet ettikleri ve onunla birlikte tağuti Emevi iktidarına karşı çıkacaklarını vaad ettikleri halde, bu sözlerinde durmamışlar. Yezid çetesinin valisi sıfatıyla Ubeydullah B. Saad’ın vaatlerine itibar etmişler. Ondan korkmuşlar. Korkularından dolayı Müslim B. Akil’i yalnız bırakmışlar, O’nun saklandığı evi ihbar etmişler. Ve acımasızca şehit edilmesine rızalık göstermişlerdir. İnsanların şartlara ve güce göre taraf değiştirdiklerine tipik bir örnektir, bu durum. Burada şunu söyleyebiliriz ki siyaset teknik bir konudur. Etkileme ve göç gösterisi sanatlarıyla alakalıdır. İnsanlar hoşnut olmasa bile güçlü taraftan yana davranma eğilimi göstermektedir. Bu konuda sözlerinden dönebilmektedirler. Irak ve Kufe halkı gönlüne göre değil, aklına göre, çıkarlarına göre davranmıştır. Bu durum günümüz siyasi ve sosyal çekişmelerinde de sürekli tekrarlanmaktadır.
5-Makam hırsının siyasi cinayete neden olması bakımından da Hüseyni Şehadet ibretlik olayları bize göstermektedir. Hz. Hüseyin’den dolayı Kufe valisi değiştirilmiştir. Munis olan ve otoriter olmayan, Ehli Beyt’e saygılı davranan, dönemin Kufe valisi Numan B. Beşir Resmi toplu cinayetten önce, valilikten alınıyor, azlediliyor. O’nun yerine Ehli Beyt’e ve Kufe halkına acımasızlığıyla bilinen Ubeydullah B. Ziyad, Kufe’ye vali olarak atanıyor. Kufe valisi Ubeydullah B. Ziyad ise Ömer B. Saad B. Ebi Vakkas’ı, Hz. Hüseyin’i ve cemaatini topluca şehit etme karşılığında Rey’e vali yapılma vaadiyle görevlendirmiştir. Bu adamların makamları karşılığında Hz. Hüseyin’i şehid etmeleri bir müslümanın normal şartlarda kabul edebileceği bir davranış değildir. Ama makamların bölüşülmesi ve üstün bir iktidarın muhafaza edilmesi ve ele geçirilmesi söz konusu olduğunda ilahi emirler ikinci planda kalabilmektedir; dünyevi şehvetler depreşmektedir. Bu durum ise bir müslümanın bulunduğu her statüde günah ve sevapla imtihan olunacağı anlamına gelmektedir.
6-Hz. Hüseyin (a.s.), Kufe’deki taraftarlarının dağıldığını bilmesine rağmen, yanında hiçbir ordu olmadan şehit olmayı seçmesi, üzerinde durulması gereken bir başka önemli konudur.
7-Hür B. Yezid’in savaşı kaybedeceğini bilmesine rağmen, Hz. Hüseyin’in saflarına katılıp, kendi silah arkadaşlarına karşı savaşması da üzerinde durulması gereken bir başka ilginç gelişmedir.
8-Hz. Hüseyin ve silah arkadaşlarının ölü bedenlerine yapılan işkence ve başlarının kesilmesi fecaati, bugünlerde Arap ülkelerinde işlenen ve küresel düzeyde dolaşıma konan kıyımları anlamak için ciddi analizlerle bizi karşı karşıya bırakmaktadır.
Bu yazı, 30-31 Aralık 2013 tarihinde Bağat Mustansırıye Üniversitesi, Irak Milli Eğitim Bakanlığı ve Şii Vakıfların işbirliği yapmasıyla ile düzenlenen, “El-Mu’temeru Tıffi El-Hamis Ed-Devli” toplantısına sunduğum tebliğin Türkçe tercümesidir.
Yararlanılan Kaynaklar
1- Ebû Mihnef, Maktelü’l-İmam el-Hüseyn, (thk. Hasen Abullah Ebû Salih), 1997,
2- Dineverî, el-Ahbâru’t-Tıvâl,(nşr. Ömer Faruk Tabbâ), Beyrut ts. (Dâru’l-Erkam),
3- Ya‘kûbî, Tarih,I-II, Beyrut 1960
4- Mes‘ûdî, Mürûcü’z-Zeheb, I-IV, (thk.Muhammed Muhyiddin Abdulhamid), Mısır 1964,
5- İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye,I-XIV, Beyrut-Riyad
6- İbn Kuteybe, el-İmâme ve’s-Siyâse,(thk. Tâhâ Muhammed Zeynî), Kâhire 1967,
7-Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk,(thk. Muhammed Ebu’l-Fadl İbrahim), IBeyrut ts.
Adıyaman’lı Mutasavvıf, Mütefekkir Ehlibeyt Aşığı Sayın Kazım Yardımcı Hocamız’ın bir çok kitap ve verilerinde de işlendiği üzere bu konudaki tesbitlerinize tamamen katılıyorum.
http://www.varliktanveriler.com isimli kendi şahsi sitesinde bütün kitap ve verilerinin tamamını halkımızın hizmetine sunduğunu ve istifade etmek isteyenlere yararlı olmasını ümit ediyoruz.
Hür B. Yezid’in savaşı kaybedeceğini bilmesine rağmen, Hz. Hüseyin’in saflarına katılıp, kendi silah arkadaşlarına karşı savaşması da üzerinde durulması gereken bir başka ilginç gelişmedir.
ülkemdeki yezidiler kaybetsin inş.
Your material is extremely intriguing.|